Filiz Ali

28.10.2008

SÖYLEŞİ

http://www.teksatir.com.tr/
Adresinden alıntıdır.

Filiz_AliFiliz Ali

Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi… Müzikbilimci Prof. Filiz Ali’nin gerçek olan rüyası…

Nilgün Güresin’in bu haftaki TEKSATIR konuğu piyanist, müzikolog ve eğitimci Sayın Prof. Filiz Ali.

Prof. Ali, ‘Bu bizim ülkemizde de yapılmalıdır’ diyerek keman virtüozumuz Ayla Erduran ile birlikte 1998′de kurdukları Ayvalık Uluslararası Klasik Müzik Akademisi’nin – AIMA’nın hayat hikayesini bizimle paylaştı.

Sayın Filiz Ali ile yaptığım bu röportaj bir ‘anılar resmi geçidi’ gibi oldu. Okuyunca tanıdık, bildik bir dizi isme rastlanacak… Sayın Ali zaten yıllardır Ayvalık’lı; ben de mitos diyarında yeni bir Kuzey Ege’liyim. Üstelik de eski bir Eczacıbaşı çalışanıyım; Sayın Şakir Eczacıbaşı ilk mentorumdu. Olağanüstü bir vizyoner olduğuna inandığım Dr. Nejat Eczacıbaşı’nın ise ülkemizin kültür ve sanat hayatına olan katkılarını yakinen biliyorum

Ayvalık’da, müzikolog ve eğitimci Sayın Filiz Ali’nin gerçekleştirmiş olduğu bu rüya, AIMA-Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi, 10 yıl boyunca çalışmalarını Ümit ve Cem Boyner’in evlerinde sürdürdü; aynı zamanda son 3 yıldırda Haluk Barutçuoğlu’nun Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı’na bağışladığı binasında çalışmalarına devam ediyor. Amatör bir ruhla, adeta bir ütopyanın peşine takılarak yola çıkılmış; katedilen yol insanı heyecanlandırıyor. AIMA sadece bir müzik kurumunu sanat haritasına yerleştirmekle kalmamış, Ayvalık da, Avrupa’da, bir klasik müzik merkezi olarak anılır olmuş.
Filiz Ali’yi dinlerken, ürperdiğimi hissettim.

Ve ben, bu röportajı yapmak zorundaydım… Hem sanat ve kültüre, hem Ayvalık’a, hem Eczacıbaşı gibi duyarlı kuruluşlara ve hem de AIMA’yı yoktan var eden Sayın Filiz Ali’ye ve tüm destekçilerine boynumun borcudur;  herkes bu başarı öyküsünü okusun, duysun, bilsin ve desteklesin istedim…

‘Güzel ve yalnız Türkiye’ için hala umut var…

Nilgün Güresin sordu; Sayın Filiz Ali yanıtladı.

border=0>

TekSatır:
2008′de AIMA 10. yılını doldurdu. Bu vesileyle bir de kitap yayınlanıyor; arşivlik bir çalışma. Bu günlere nasıl geldiniz?

Filiz Ali:
‘Mitos Diyarında Çağdaş Bir Kültür Odağı- Ayvalık’tan Bir Masterclass Öyküsü’ kitabı, bizim 10. yılımız münasebetiyle yapıldı. 2008 Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi’nin (AIMA) 10. yılıdır. Sadık Karamustafa’nın verdiği bir fikirle yola çıkıldı. Öyle bir kitap yapalım ki hem AIMA’nın 10. yılı kutlansın ve hem de Ayvalık’la ilgili olsun diye düşünüldü. Sadık Karamustafa başka ilginç öneriler de ortaya attı: ‘Enis Batur, eğer kabul ederse, seninle bir röportaj yapsın ve AIMA’nın oluşum hikayesini anlattığın bu röportajı biz kitabın içersine dağıtalım ve hatta hikayende adı geçen kişilerle de konuşalım, onlardan da yazılar alalım’ dedi.  Nitekim sonuçta hem bizi, çalışmalarımızı, öğrencilerimizi ve hem de Ayvalık’ın dünü ve bugününü anılarla, sohbetlerle anlatan, fotoğraflarla zenginleştirilmiş güzel bir yapıt ortaya çıktı.

TekSatır:
Bu özgün kitabın sonundaki ‘Bitirirken…’ başlıklı yazınızda hem AIMA Projesinin 10 yıllık başarısına ve hem de kitaba katkısı olanları tek tek anıyor ve onlara teşekkür ediyorsunuz. İsimleri burada sayabilmek imkansız, iş hayatından, sanata dek kocaman bir liste; insan gurur duyuyor. Diyorsunuz ki: ‘AIMA’ya destek olmuş kişi ve kuruluşlar, ister hayatımıza değip geçmiş olsunlar, ister ilk günden beri yanımızda olsunlar, onların inançları sayesinde bugüne ulaştık’…
Projeden söz etmeden önce şunu öğrenmek istiyorum: Bu özel kitabı nasıl bulabileceğiz?

Filiz Ali:
Az sayıda, sadece 250 adedi kitapçılarda satışa verilecek. Dolayısıyla kütüphanelerinde ve arşivlerinde bulunmasını isteyenlerin takip etmesi gerekiyor.
Aslında hem Türkçe ve hem de İngilizce yayınlamak isterdik ama maalesef şimdilik olamadı.

TekSatır:
Birçok insan, şu veya bu nedenle Türkiye’yi terk edip, yurtdışına yerleşmek için fırsat ararken, siz gidip Ayvalık’da üstelik de iddialı bir ‘uluslararası’ müzik akademisi kuruyorsunuz ve başarılı da oluyor.
Bu bir ütopyamıydı? Ayvalık niçin seçildi?

Filiz Ali:
Benim Ayvalık’da başlattığım ve masterclass’ın Türkçe karşılığı olan ‘uzmanlık dersleri’ özellikle Avrupa’da ve Amerika’da zaten çok sayıda mevcut. Ben de örnek olarak yurtdışındaki masterclass programlarını aldım. Zaten senelerce yurtdışındaki bu çalışmalara gıpta etmiştim.

TekSatır:
Bir müzikolog olarak mı?

Filiz Ali:
Sadece o da değil… Ben müzikologum ama aynı zamanda da eğitimciyim.15 yaşımdan beri ders veriyorum. Önce piyano dersleriyle başladım, şan ve enstrüman öğrencilerine yıllarca eşlik ettim; şehir operasında korrepetitörlük yaptım; Ankara ve İstanbul Devlet Konservatuvarları’nda hocalık yaptıktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müzikoloji Bölümünün 10 yıl başkanlığını yaptım ve bölümü geliştirdim.

Dolayısıyla, benim bütün hayatım çok önem verdiğim eğitim içersinde geçti.

Türkiye’nin dışında yaşamayı kendi eğitimim sırasında, gençlik yıllarımda düşünmüş olabilirim. Amerika’da da kalabilirdim ama ülkeye dönmeyi tercih ettim.

‘Niçin Ayvalık?’ın cevabı uzunca…  Öncelikle tabii ki babamla ilgili (Değerli yazar ve şair Sabahattin Ali. İlgilenenler için Bakınız ‘Hıfzı Topuz Röportajı’- TEKSATIR- 7.10.2008).

Her ne kadar baba tarafım Edremit’li olsa da nüfus kütüğümüz Ayvalık’dır. Nedeni de çok gariptir.
Babamın- babası subaylıktan emekli; Arnavutluk isyanı, Balkan savaşı, Çanakkale savaşı, Kurtuluş savaşı, hepsini yaşamış bir asker ve onun bitkin ailesi. Bütün bu savaşlar sırasında ailesini İstanbul’dan Edremit’e göndermiş. Nüfus mübadelesininde biraz öncesi, Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda başka bir iş yapmak amacıyla Ayvalık’a gidiyor. İlk Meclis’de Balıkesir milletvekili olan, fotoğrafçı Ozan Sağdıç’ın da büyükbabası Feritköylü Mehmet Bey diye birisi varmış; aynı zamanda Ayvalık’da büyük zeytinliklerin sahibi. Büyükbabama ‘Benim işlerimi sen takip et’ demiş ve böylece bizim aile Ayvalık’a yerleşmiş. Babam Balıkesir’deki öğretmen okuluna gönderiliyor; 2 yıl sonra da büyükbaba ölüyor. Koca ölüyor ve bu arada daha önce depresyonda olan büyükannem iyileşip, Edremit’e gidiyor. Amcam yapayalnız Ayvalık’da… Bizim bu Ayvalık maceramız biraz aile trajedisi gibidir…

Amcam, Ayvalık’da oturdukları evin penceresinden denize atlayabildiğini anlatırdı; öyle bir yalıymış. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan babamın mektuplarında da bir sürü anı bulmak mümkün. Bir süre sonra aile de dağılıyor zaten.
Esas benim Ayvalık’a dönüşüm 60′lı yıllardadır.

TekSatır:
Nasıl oldu bu?

Filiz Ali:
İlk o zamanlar güneye gitme modası başlamıştı ya… Giderken Ayvalık’da, Teoman ve Beral Madra’larda mola verilirdi. Teoman malum oralı; zeytin işindeler ve orada yerleşikler. Bir sürü de ahbapları var; onları da tanıdım ve git gide bir Ayvalıklı çevresi edindim ve bu hep devam etti.
Sonra güneye gitmemeye başladım ve Ayvalık’da karar kılarak, 1995′de orada bir ev aldım.

TekSatır:
Müzik Akademisinin de Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı’na bağışlanan bir ev olduğunu biliyoruz.
Ben de artık biraz oralı olduğuma göre şunu merak ettim: bu ev sanatsever bir Ayvalık’lı tarafından mı bağışlanmıştı? Ayvalık’da öylece bomboş duran, kullanılmayan ve aslında restore edilse, birçok başka güzel amaca hizmet edebilecek bir sürü yer var da…

Filiz Ali:
Akademi binası sanatı desteklemek isteyen birisi tarafından bağışlandı ancak Ayvalık’lı değil…

Doğru bir sürü bomboş bina vardır Ayvalık’da. Ne satarlar, ne yararlanırlar. Bu bir mübadil psikolojisi olmalı diye düşünüyorum.

TekSatır:
Üzerinden bu kadar sene geçmiş olmasına rağmen, bir gün belki karşı adalara tekrar gideriz falan diye mi düşünüyorlardır; biraz oralı, biraz buralı? Onun için mi bakımsız?

Filiz Ali:
Kim bilir, herhalde… ‘Bir gün elimizden bu da alınabilir’ gibi psikolojik bir şey. Psikoloji genetik olarak devam edebiliyor diye düşünüyorum. Yanlış olabilir ama benim teşhisim bu. Sanki hala tam benimsenmemiş gibi. Tabii bir de şu var: Ayvalık mimarisiyle, kültürel altyapısıyla, tarihçesiyle tamamen Rumlardan kalma bir kenttir. Merkez neyse ki SİT alanı, yoksa bugüne dek yıkılmış ve yerine apartımanlar yapılmıştı. Ama SİT alanı olduğu için de daha bakımsız. Şayet maddi durum müsait değilse, evler tamir edilemiyor ve viraneye dönüşüyor.

Ama şunu da eklemeliyim. Ben çok ilçe gezdim. Yine de Ayvalık ve Ayvalıklılar, Ege ve Akdeniz sahilindeki bütün ilçelerden hem kültür, hem görgü ve hem de yaşam tarzı açısından çok daha ileri, çok daha moderndirler. İkinci bir ilçe yok. O yüzden ben Ayvalık’da oturmayı seçtim. Bütün bu eleştirileri de bir Ayvalıklı olarak yapıyorum.

TekSatır:
Benim de Cunda Adası’nda şahit olduğum bir olay vardır ki bana ‘Aaa, burada, böyle bir sivil bilinç nasıl oluşmuş’ dedirtmiştir.
Geçen yıl Cunda adasındaki Taş Kahvede, bir Pazar sabahı, adanın tüm yerlisi toplanmış, yerel sorunları tartışıyorlardı. Kadın-erkek, her yaştan insan, gayet demokratik ve uygarca, sırayla konuşuyor, söz alıyorlardı. Şaşırdım ve çok da hoşuma gitti. Kentleşmiş bir ada halkı vardı karşımda.
Sizin söylediklerinizi teyid ediyor.

Peki, AIMA’nın Türkiye’de klasik müziğin gelişimine nasıl bir katkısı oldu?

Filiz Ali:
Klasik müzik Türkiye’deki kültür hayatının içersinde zaten küçük bir sosyal katmanı ilgilendirir.
Kültür hayatının içersinde diyorum çünkü bizim edebiyatçımız, ressamımız, heykeltıraşımız, mimarımız dahi klasik müzikle çok fazla ilgilenmez. Shakespeare’ı bilir ama John Dowland’ı bilmeyebilir. Hâlbuki John Dowland, Elizabeth döneminde Shakespeare’ın sonelerini bestelemiş, onları lavta eşliğinde çalmış ve söylemiştir. Bir edebiyatçının Dowland’ı da bilmesi gerekir diye düşünebiliriz. Avrupalı bilir çünkü.
Bazen basındaki köşe yazılarında da görüyorum; Türk bestecilerine veryansın ediyorlar. Neymiş, ‘Türkülerimizi alıp, çok sesli yapıp, gülünç besteler oluşturuluyormuş’ gibi eleştiriler… O yüzden klasik müzik Türkiye’de marjinalliğin ötesine geçemiyor. Adeta bir lüks addediliyor.

Son yıllarda enteresan, faydalı bir gelişme var, klasik müzik bir ‘prestij malzemesi’ olmaya başladı. Özel orkestralar kuruldu; büyük kuruluşlar, ciddi paralar harcayarak,  en önemli günlerinde mutlaka bir klasik müzik konseri düzenler oldular. Dolayısıyla klasik müziğin rafine ve elit bir tarz olduğu kabul edilmeye ve beğenilmeye başlandı.

İşin ilginç yanı, ülkemizde klasik müzik eğitimi bildiğiniz gibi 1930′ların başında Atatürk’ün emriyle kurulmuş olan Ankara Devlet Konservatuvarı’nda başlamıştır. Almanya’dan, Hitler rejiminden kaçan çok önemli anti-Nazi ve Yahudi sanatçıların Türkiye’ye davet edilmesi ile başladı. O değerli kişiler, ünlü profesörler sadece üniversitelere gelmediler. Tıp, Hukuk gibi fakülteleri kuranlar arasında tabii ki Alman ve Yahudi bilim adamları var ama konservatuvar da öyledir. Çok önemli, dünya çapında bir Alman bestecisi olan Paul Hindemith, 1934′lerden itibaren Türkiye’ye gidip, geliyor ve Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kuruluş ve işleyiş tarzını hazırlıyor ve önerisi kabul ediliyor. Ayrıca da Almanya’dan kaçmak isteyen, Hindemith’in tanıdığı çok önemli müzisyenler de kontratla davet ediliyorlar ve bu şekilde çok ciddi bir müzik eğitiminin temeli atılmış oluyor.

Bu tamamen Atatürk’ün dehası ve ileri görüşlüğü sayesinde oluyor. Ben de şu anda varlığımı Atatürk’e borçluyum.
Ve bence bütün klasik müzikçiler de O’na borçludurlar. Bunu hiç unutmamak lazımdır.

TekSatır:
Ben de Türkiye’de doğmuş bir kadın olarak her zaman aynı düşünce de olmuşumdur..Bugün bu Müslüman ülkede istediği gibi giyinebilmeyi tüm kadınlar Atatürk’e borçlu olduklarını unutur gibi oldular da…
Röportajlarımdan birine ‘Örtünmeyen Ölür’ başlığını atmıştım. Diğer bazı İslam ülkeleri röportajı sitelerine aldılar…

Filiz Ali:
Bunu inkar edenlere ben o kadar şaşıyorum ki… Nasıl bu kadar bilinçsiz olunabilir diye…
Özellikle de kadınlara çok şaşıyorum.
Ama işte müzisyenler de öyle. Klasik müzik eğitiminin, hatta adına ciddi müzik eğitimi diyelim, Türkiye’de başlamış ve devam edebilmiş ve gitgide gelişmiş olmasına neden olan Atatürk ve O’nun devrimleridir. Bu eğitim sistemi içersinde, 1930′lardan bugüne dek devlet desteğiyle klasik müzik gelişti. Devletin içersinde buna ‘köstek’ olmak isteyenler de oldu; hala da olmaktalar. Ama sistem o kadar iyi kurulmuştur ki, bu hem devam eder ve hem de daha iyi ürünler alınarak yürür.

TekSatır:
Ne anlamda ‘daha iyi ürün’? Yeni besteciler mi; yeni besteler mi; orkestralar mı?

Filiz Ali:
Tümü için söyleyebilirim.
Gerçekten gitgide, alınan ürünlerin geliştiğini ve kalitelerinin de yükseldiğini görüyoruz. Bir kere artık Türkiye’nin birçok bölgesinde konservatuvarların kurulmuş olması çok çok önemlidir. Çukurova’da var; Mersin’ de var; Antalya’da, Eskişehir’de, Malatya’da, Zonguldak’da var ve sanırım Karadeniz Üniversitesi’nde de başladı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de tabii ki var ve konservatuvarların yanında çeşitli orkestralar da var. Buralara ciddi bir talep var; sürekli öğrenci yetişiyor.

Ayrıca unutulmaması gereken bir husus daha var: Bizim, 1930′larda başlayan çok sesli müzik tarihimiz henüz 100 yılı bulmadı.

Bir de batıyı düşünün; neredeyse 2000 yıllık bir süreç bu. Hıristiyanlığın ilk yıllarında bile çok seslilik yok; 9. yüzyıldan itibaren başlıyor ki o da zaten kilisede önce yasaklanıyor. Hıristiyanlar da çok sesli olmak istememişler. En az 1000 yıllık bir geçmiş karşımızda. Buna rağmen, Türk 5′leri adını alan, yurtdışına gönderilen ilk bestecilerimiz Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun, Necil Kazım Akses, Hasan Ferit Alnar, Cemal Reşit Rey’in 20.yüzyıl müziği içerisinde bir yeri vardır. Kalite açısından hiç geri değillerdir; en önemli fark, batılı bestecilerin arkasındaki gelenekten yoksun olmalarıdır.

Türklerdeki müthiş algılama kabiliyetini 20. yüzyıl bestecilerimizde görürüz.

2. kuşak Türk bestecileri arasında İlhan Usmanbaş ve Bülent Arel’i sayabilirim. İkisi de dünya çapında bir çizgi gösterirler. Amerika’da yaşayan Bülent Arel elektronik müzik alanında öncüdür. Yeni kuşaklarda da birbiri arkasına yetişen çok iyi bestecilerimiz var.

Neden Türk eserleri ve Türk bestecileri tanınmaz sorusuna ise şöyle cevap vereyim: Çünkü hiç bir şekilde organize olunamamıştır. Hala ne bir besteciler sendikamız, ne beste yayınevlerimiz var; ne de bestecileri bir araya getiren bir örgüt, ne bestecilerin tüm cd’lerinin toplanmış olduğu kataloglar, ne bir arşiv çalışması. Darmadağınık. Türk bestecilerinin eserlerini çalmak istese bir orkestra, notalarını bulmak için varislere gidecek… Bir tek Adnan Saygun’un basılı notaları var; O’nun yayıncısı da zaten Avrupa ve Amerika’da.
Bir ‘icracılar birliği’miz yok! Tüm gayretler münferit.
Örgütlenme özürlüyüz.

TekSatır:
Gençlerimiz,  yozlaşmış ‘müzik kültürümüz’ içerisinde müziğin hayatlarına ne boyutta anlam katabileceğini nasıl görecekler?

Filiz Ali:
Motivasyon genelde aileden kaynaklanıyor; mutlaka ailede müziğe meraklı birisi oluyor. Ama bazen de çocuk doğuştan yeteneklidir; ailenin müzikle hiç alakası yoktur fakat çocuk direnir, şan öğreneceğim, piyano çalacağım diye tutturur.
Konservatuvarın ilk kurulduğu yıllarda Anadolu’da sınavlar açılır, köylerden bir sürü müracaat olur ve öğrenciler alınırdı.
Diyelim ki köyden gelen bir çocuk belki solist oldu veya orkestra üyesi oldu. Onun çocuğu da müzisyen oldu; sonraki kuşak, anne-babayı da geçecektir. Çevremizde böyle örnekler var kuşkusuz ama Türkiye’nin 70 küsur milyonu içersinde tabii hala çok yetersiz.

TekSatır:
AIMA’nın amaçlarından birinin bu oranı yükseltmek olduğunu düşünebiliriz herhalde…

Filiz Ali:
Elbette. AIMA’da yabancı öğrenciler de var ama esasen biz Türk öğrenciye hitap ediyoruz çünkü biz Türk öğrencinin ayağına dünya çapında hocalar getiriyoruz. Bir Türk öğrencinin Avrupa’ya gidip, o hocayı bulabilmesi hem maddi ve hem de organizasyon bakımından çok güç.
Ayrıca ülkemizin dünya çapındaki sanatçıları, hocaları da AIMA’da ders vermeyi kabul ettiler.
Değerli piyanistimiz, büyük sanatçımız İdil Biret, hayatında ilk defa Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi için ‘masterclass’ verdi. Bu yıl 2.sini de yaptı ve devam edeceğini ümit ediyorum.

TekSatır:
Sayın Ali, sizi dinledikçe heyecanlanıyorum. Ne harika bir inisiyatif…

Filiz Ali:
Biz zaten bu Akademiyi Ayla Erduran ile beraber kurduk ve ilk yıl birlikte çalıştık. 2. ve 3. yıllarda yine bir başka büyük sanatçımız Suna Kan geldi. Hocalarımızın hepsi yabancıdır.
Geçen yıl ilk defa, tüm dünyada çok tanınmış bir viyolonsel hocasını getirebildik. Tanınmışları getirebilmek çok zor, çok külfetli… Hem ücretleri çok yüksek ve hem de vakitleri çok az. Gelmek istemedikleri için değil. Ama örneğin Maria Kligel ne olduğunu bilmeden, cesaret etti geldi; Türkiye’de, Ayvalık diye bir yere…
Ama şunu da ilave edeyim. Gelen yabancı hocalar ve yabancı öğrenciler ve tabii internet AIMA’nın ve Ayvalık’ın Avrupa’da iyi tanınmasını sağladı.

Bir kaç gün önce yine çok tanınmış bir büyük virtüoza, belki ilgilenir diye, bir e-mail gönderdim ve 2 gün sonra ‘Sizin masterclass programınız hakkında çok iyi şeyler duydum ve ilgileniyorum’ diye cevap geldi.

TekSatır:
Demek ki siz AIMA vasıtasıyla Türkiye’yi sadece müzik alanında değil, ülkenin imajına yönelik de tanıtıyorsunuz…

Bunu hep tekrarlıyoruz: ülkeler, yaptıkları gökdelenlerin, stadyumların sayısıyla, büyüklüğü ile değil, yetiştirdikleri, dünyaya mal olmuş kültür adamıyla, sanatçıyla, sporcuyla anılıyor ve tanınıyor.

Filiz Ali:
Bence yöneticiler bunun farkında değiller ama 10 senedir Ayvalık adı, sadece bizim yüzümüzden, internette dolaşıyor. ‘A’ diye girince karşınıza çıkıyor; bir küçük ilçe için bundan daha büyük bir tanıtım olabilir mi?
AIMA artık Avrupa’daki müzik kurumlarının pek çoğunda tanınıyor. Bizi örnek alarak Datça’da, İznik’de, Gümüşlük’de masterclass yapanlar oldu. Ama bizim tarzımız farklı.

TekSatır:
Virtüozları getiriyorsunuz doğal olarak. Sponsor desteğini nasıl buluyorsunuz?

Filiz Ali:
Binanın tüm bakım ve onarımını Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı üstleniyor. Bu müthiş bir destek… Her bir masterclass için öğrencilerden bir ücret alıyoruz. Yetmediği zaman Eczacıbaşı’nın ve başka sponsorların desteğine ihtiyacımız oluyor. Bu konuda hep zorlandım.
Üstelik de bu, amatörce başlamış bir faaliyet idi. Yeni, yeni kurumsallaşmaya çalışıyoruz.

Şimdilerde AIMA’yı Geliştirme ve Destekleme Derneğini kurmaya çalışıyoruz. Dernek üyelerinin büyük bir bölümünün Ayvalıklı olmasını diliyoruz. O zaman Ayvalıklılar da Akademilerine daha çok sahip çıkacaklardır diye düşünüyoruz.
Aslında enteresandır; biz 10 yıldır Cunda adasındaki Kültür Merkezinde konserler veririz.
300-350 kişilik salon her zaman tıklım, tıklım dolar.

TekSatır:
Sohbetimizi, AIMA gibi bir başka iyi örnekle, Eskişehir’den konuşarak tamamlamak istiyorum.
Siz, Eskişehir Uluslararası Festivali’nin de müzik danışmanısınız. Geçenlerde, Türkiye’de yaşanabilecek en çağdaş kentin Eskişehir olduğu okudum; ilginç geldi ve bir kaç kuşak İstanbullu olarak kıskandım.
AIMA Projesini ve başarısının altında yatan faktörleri konuştuk.

Eskişehir mucizesi hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?

Filiz Ali:
Eskişehir Festivali’nin yaratıcısı ve kurucusu çok ileri görüşlü olan Yavuz ve Mümtaz Zeytinoğlu ve aileleridir.
Eskişehir’in müthiş bir sanayi geçmişi vardır; ilk şeker fabrikası orada kurulmuştur. Eskişehirliler aydınlık insanlardır. Ta 70′lerin başında, bir Alman soprano ile beraber şeker fabrikasında piyano ve şan konseri vermeye davet edilmiştim. Çok iyi bir salon ve iyi de bir piyano vardı. Şeker fabrikasının bir filarmoni derneği olduğunu da duymuştum. 50′lerden beri oralarda konserler verilirmiş.
Bu Festival bir taşra kentine ve de oranın sanat hayatına renk kattı, hareket getirdi.

Ayrıca Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen gibi bir ‘dahi’ var.
Anadolu Üniversitesi’ni yaratan kişi de O’dur. Kampüs’ü herkes gidip bir görmelidir; sanki bir vahaya girersiniz; bir doğa harikasıdır. Örnek bir ‘şehircilik’ anlayışını da Eskişehir de görebilirsiniz.
Büyükerşen önce kaliteli bir Üniversite kurdu. Sonra dünyanın her yerinden ender ağaçlar getirip, dikip, tutmasını sağladı. Konservatuvar da O’nun öncülüğü ile kuruldu. Eskişehir’i bir Avrupa şehri haline dönüştürdü.
Eskişehir, ‘Yeni Kent’ oldu. O’nun hızına ve yaratıcılığına ulaşamayan bir takım insanlar eleştirip, duruyorlar ama Türkiye’de Yılmaz Büyükerşen gibi 3 kişi olsa çok farklı işler yapılacağı kanısındayım.

TEKSATIR olarak bu dileğinize katılmamak mümkün değil.
Teşekkürler Sayın Filiz Ali…

Filiz Ali kimdir?

Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi kurucusu ve yöneticisi olan Filiz Ali, İstanbul’da doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Piyano Bölümünü bitirdikten sonra Fulbright bursu ile ABD’ye gitti. New England Conservatory (Boston) ve Mannes College of Music (New York)’de eğitimini tamamladı. 1985–86 yıllarında Londra Üniversitesi King’s College Müzikoloji Bölümü’nden Yüksek Lisans derecesi aldı. Ankara Devlet Konservatuarı’nda piyano ve eşlik öğretmeni (1962–65), İstanbul Şehir Operası, İstanbul Devlet Operası’nda korrepetitör (1965–72) ve 1972–85 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda piyano ve eşlik öğretmeni olarak çalışan Prof. Filiz Ali, 1987 yılında Müzikoloji Bölümü’ne geçti. 1990 yılından 2005 yılına kadar kurumda Müzikoloji Bölümü Başkanı olarak görev yaptı. 1989–92 yılları arasında Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nun Genel Sanat Yönetmenliğini yapan Prof. Ali ayni zamanda Uluslararası Eskişehir Festivali’nin de Müzik danışmanı. 1962–1985 yılları arasında TRT Ankara ve İstanbul radyolarında müzik programı yapımcılığı da yapan Filiz Ali, Cumhuriyet, Hürriyet, Yeni Yüzyıl ve Radikal gibi gündelik gazetelerde ve çeşitli dergilerde müzik yazarı olarak çalıştı, halen Radikal gazetesinde yazmaya devam ediyor. Filiz Ali’nin basılmış altı kitabı var. Balkan Müzik Forum’unun kurucularından olan Filiz Ali, 2003 Ekim ayında Uruguay’ın başkenti Montevideo’da toplanan UNESCO, Uluslararası Müzik Konseyi’ne Türkiye temsilcisi olarak katıldı. Filiz Ali 2002 yılından 2004 yılına kadar Açık Radyo’da Kıvılcım Yıldız ile birlikte “Katalog” adlı müzik programını hazırlayıp sundu.

DEVAMINI OKU >> Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi (AIMA)