Sebo - 25 Şubat 2010

Alıntı (Facebook. Cebrail TEMEL 24 Şubat 2010

Kız arkadaşımda MS hastalığı var. Evlenmeyi düşünüyorum. İleride çocuklarımız olursa onlarda da olur mu ya da hastalık bana bulaşır mı? H.Tok-Tarsus

MS (genelde emes olarak okunur) diye kısaltılarak bahsedilen hastalığın tam ismi Multiple Sclerosis`tir. MS, insanda sinir sistemini etkileyen, kronik bir hastalıktır. Bu hastalık sonucu kişi fiziksel olarak engelli hale gelebilir ama bu durum mutlaka böyle olacak diye bir kural da yoktur. İnsanlara boş umutlar vermek ne kadar sakıncalı ise, yersiz endişelere sevk etmek de aynı şekilde yanlıştır. Benim de takibine katkıda bulunduğum birçok MS`li hastam yıllardır yaşamlarını sağlıklı olarak sürdürmektedir. Bugün için MS`i tamamen iyileştirecek bir tedavi yoktur ama tıp dünyası uygun ilaç ve iyileştirme metotları ile belirtileri giderebilmekte, hastalığın gidişini yavaşlatmakta ve hastalar üretken bir yaşam sürmektedirler.

GENLERİN ROLÜ ÇOK AZ

MS`in kalıtsal olduğuna dair kuvvetli delil bir yoktur. Fakat oluşumunda genlerin az da olsa rolleri olabilir. Anne ya da babası MS olan bir çocukta hastalığın görülme riski yüzde 2 civarındadır. Size ise kesinlikle bulaşmaz. Bildiğiniz gibi sinir sistemi, tüm vücudu sinir hücrelerinden oluşan bir haberleşme ağı ile sarar ve ilettiği mesajlar ile dokunma, koklama, görme, duyma, düşünme gibi işlevler gerçekleşir. Aynı zamanda konuşma, yürüme, nefes alma gibi kas fonksiyonları da yerine getirilir.

ERKEKLER DAHA ŞANSLI

MS`de haberleşmeyi sağlayan elektriksel iletide bozukluklar ortaya çıkar. Bu bozukluk sonucu yukarıda kısaca tarif edilen sinir sisteminin işlevlerinde aksaklıklar meydana gelir. Hücrelerdeki hasar her ne kadar vücut tarafından tamir edilmeye çalışılsa da, bu süreç yıkımdan daha yavaş işler. İlk belirtilerini gençlerde vermeye başlayan MS kadınlarda erkeklere göre iki kat daha fazla görülür. En sık görülen erken belirtiler; karıncalanma, uyuşukluklar, denge kaybı, yürüme bozukluğu, bir ya da daha fazla uzuvda güç kaybı, bulanık ya da çift görmedir. Hasarın bulunduğu sinir dokusu nerelere ileti yapıyorsa oraya dair şikayetler ortaya çıkabilir. Evlenmeyi düşünen MS`li çiftler hastalığın ne olduğunu ve nasıl seyrettiğini mutlaka bilmelilerdir. Fakat evlenme kararını size aldıracak olan birbirinize karşı hissettiğiniz sevgidir.
Dr. Eren Eroğlu

İngiliz bilim adamları lösemiyi tedavide kullanılan bir ilacın, kısaca MS olarak bilinen multiple sclerosis hastalığının etkilerini azalttığını açıkladı

İngiliz bilim adamları lösemiyi tedavide kullanılan bir ilacın, kısaca MS olarak bilinen multiple sclerosis hastalığının etkilerini azalttığını açıkladı.

Cambridge Üniversitesi`ne bağlı araştırmacılar Alemtuzumab adlı ilacın, MS hastalarının geçirdiği krizlerin sayısını azalttığını açıkladılar. İlacın beyin hücrelerini onardığı ve multiple sclerosis hastalarının bazı fiziki yetenekleri kazanmalarına yardımcı olduğu belirtildi.

Araştırma heyetinin başkanı Doktor Alastair Compston, ilacın, MS hastalarının krizlerini, şu anda kullanılan ilaçlara kıyasla yüzde 74 oranında azalttığını da belirtti.

Alemtuzumab adlı ilaç şu anda klinik araştırmalardan geçiriliyor. Ancak bazı doktorlar ilacın bugüne kadar MS hastaları için en önemli ve en umut verici tedavi olacağını söylüyor.

Bununla birlikte bazı doktorlar da ilacın zehirli etkilerine işaret ederek, MS hastaları için yaygın olarak kullanılmadan önce, güvenliği açısından daha fazla bilgi gerektiğini vurguluyor.

Sebo - 04 Şubat 2010

Despot’un Sarayı Kütüphane Olacak

AYVALIK 31.01.2010 13:29

Ayvalık Belediye Başkanı Hasan Bülent Türközen, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (Türsab) Başkanı Başaran Ulusoy ve Yönetim Kurulu Üyelerinin, Alibey Adası’ndaki Despot’un Sarayı Olarak Bilinen Eski Öksüzler Yurdunun Kendilerine Tahsis Edilmesi İçin Girişim Başlattıklarını Söyledi.

despotun_sarayiAyvalık Belediye Başkanı Hasan Bülent Türközen, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) Başkanı Başaran Ulusoy ve yönetim kurulu üyelerinin, Alibey Adası’ndaki Despot’un Sarayı olarak bilinen eski öksüzler yurdunun kendilerine tahsis edilmesi için girişim başlattıklarını söyledi.

Türközen, “TÜRSAB, bina için tahsis talebinde bulundu. Gerekli izinler alındığında bu tarihi yapı, TÜRSAB tarafından restore edildikten sonra Cumhuriyet Kütüphanesi olarak kullanılacak” dedi.

Tarihi binanın yıkılmaya yüz tuttuğunu anlatan Türközen, “Bakımsızlığına rağmen hala görkemli ve göz alıcı olan Despot’un Sarayı, adanın görülmesi gereken yerlerinden biridir. Biz yaşatılması ve korunması için elimizden gelenin daha fazlasını yapmaya hazırız” diye konuştu.

İşte öyküsü

Rum-Ortodoks Kilisesi’nde papazdan sonra gelen üst rütbeli kişilere verilen despot adı bina bütünleşmiştir. Sarayı, Midilli Despotu Agaqhonikeios Grhgorios, 1862 yılında, yöreye özgü sarımsak taşından yaptırdı. Yunanistan’ın bağımsız devlet olduğu 1830’lu yıllarda Grhgorios, Rum halkının kiliseye bağışladığı paralarla, doğum yeri olan Alibey Adası’nda bu rahat bir yaşam sürdü. 1877’de baskın yapan korsanlar Despot’u öldürdü, bir rivayete göre evdeki altın ve gümüş kupalarla 15 bin Osmanlı lirasını alarak kaçtı. Despot, Taksiyarhis kilisesinin apsisi dışında gömüldü. Osmanlı Devleti, Sine Kilisesi’nden Despot’un Sarayı’nı satın alarak hükümet binası olarak kullandı. Yapı, 1921’de öksüzler yurdu oldu. Yurt 1980’de yeni binaya taşındı. Despot’un Sarayı, kaderine terk edildi, definecilerin ve evsizlerin uğrak yeri oldu.

Taglar: , , , , , ,

17954Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde bu yıl ilk kez düzenlenecek olan ‘Gençlik Tiyatro Şenliği’ start alıyor.
Ayvalık Sanat Derneği (ASD) ve Ayvalık Kültür ve Sanat Derneği (AYKÜSAD) ile ortaklaşa organize edilecek olan tiyatro şenliklerine Ayvalık Belediyesinin de destek vermesi bekleniyor. Genç tiyatrocular ve tiyatro gurupları arasında iletişim kurarak, sosyal kültürel ve sanatsal yönden gelişimlere katkıda bulunmanın yanı sıra, gençlere güzel sanatlar ve tiyatro alanındaki becerilerini sergilemek için fırsatlar tanınmasını sağlamak amacıyla bu yıl ilk kez düzenlenecek olan tiyatro şenliğinde, tiyatroyu toplumun her kesimine yaymak ve tiyatro izleyicisi sayısı ile kalitesini arttırmak olduğu belirtiliyor.
İlçenin turizm alanında tanıtımına katkı sağlamasının da öngörüldüğü 1 Ayvalık Gençlik Tiyatro Şenliği’nin ilçede tiyatro sever sayısının artması ve gençlerin tiyatroya ilgi duymasına yardımcı olmasının önünü açmasının beklendiği kaydedildi.
27-30 Nisan 2010 tarihleri arasında organize edilmesi planlanan tiyatro şenliklerinin üç günlük programında günde iki oyunun sergileneceği öngörülüyor.
Bu yıl ilk kez organize edilmesi için, Ayvalık Sanat Derneği yöneticilerinden Ayşe Tosunoğlu, Sedat Pamukçu ve Sadi Mastar ve Ayvalık Kültür ve Sanat Derneği Başkanı Ayşe Akman’ın öncülük ettiği tiyatro şenlikleri için tanıtımların süratle sürdüğünü belirten Ayvalık Sanat Derneği Başkanı Sadi Mastar, “Bu yıl ilkini düzenleyeceğimiz etkinliğimizin gelenekselleşmesini amaçlıyoruz. Yılda bir kez organize edeceğimiz şenliklerde, tarihi ve doğal güzelliklerle dolu olan ilçemizin adını turizm alanı dışında, tiyatro ile de anılmasını sağlamak istiyoruz. Belki gelecekte henüz tohumlarını atmaya çabaladığımız bu şenliklerimiz uluslar arası düzeye getirilebilir” diye konuştu.

ÜNLÜ OYUNCU VE YAZARLAR DAVET EDİLECEK
Yapılması planlanan tiyatro şenliğine devlet tiyatrosu sanatçıları, ünlü tiyatro oyunu yazarları, Ayvalık’ta yaşayan oyuncu, yazar ve sanatçılar ile tiyatro yönetmenlerinin davet edileceğinin altını çizen Sadi Mastar, “Tanıtımlarını süratle yapmaya çalıştığımız organizasyonumuzda genç arkadaşlarımızın tiyatro gösterileri sunulurken, ilçemizde ki okullarında bu etkinliklere katkı vererek, folklor oyunları, çeşitli dinletiler sunacaklardır’’ dedi.

Sebo - 30 Ocak 2010

Dünyaya 10 yılda birçok yağmur yağıyormuş.
Bu yıl (2010) bu 10 yıllık periyottaymışız.

Bu nedenle  yediğiniz kaysı, şeftali, kiraz, vişne, erik vb. çekirdeklerini lütfen çöpe atmayın ve herhangi bir yerde toprağın 10  cm altına gömün.
Üzerine de bir bardak su dökün.
Dikilen bu meyvelerin en az yarısı yeşerip ağaç olurmuş.

Ekonomik yoldan  ülkemizi  yeşillendirmek için  dikebildiğimiz   kadar meyve çekirdeği   gömelim.

En büyük israflardan birisi meyve çekirdeklerinin çöpe atılması, ülkemiz adına küçümsenemeyecek büyük bir servet…

Bu uygulamayı TEMA da yaptı, teşvik ediyor. Doğaya yardım etmek, gelecekte etrafımızı saracak beton ve gökdelenlerden alamayacağımız oksijeni karşılamak için bile bu çekirdeklerden çıkacak ağaçlara ihtiyacımız olacaktır.

Sebo - 25 Ocak 2010

Kıssadan hisse :)

Eşekler köydeki semerciden çok şikâyetçilermiş. Semerci hiç iyi semer yapamıyormuş. Eşeklerin sırtları kanlı yaralarla doluymuş.  Eşekler toplanıp yeni bir semercinin gelmesi için dua etmişler.Hikâye bu ya duaları da kabul olunmuş ve gerçekten köye yeni bir semerci gelmiş.

Ne var ki bu semerci de eşekleri rahatlatacak semerler yapamıyormuş, yaralar azalacakken artmaya başlamış. Eşekler yine toplanıp, köye yeni bir semerci gelmesi için dua etmişler. Ve gerçekten mevcut semerci köyden ayrılmış, yerine baksa bir semerci gelmiş. Eşekler her semerci değişikliğinde olduğu gibi yine çok sevinmişler.

Ama çok zaman geçmeden yeni semercinin de çok farklı olmadığını, semerlerin gittikçe daha da kalitesizleştiğini, yaralarının ise kötüleştiğini görmüşler. Semerci gitmiş, semerci gelmiş. Her seferinde eşekler yeni semerci gelmesi için dua etmişler. Bu hikâye kaç semerci değişene kadar böyle devam etmiş bilmiyorum.

Nihayet bir gün eşekler toplanıp, eski semerciden kurtulmak için değil de  eşeklikten kurtulmak için dua etmeye başlamışlar.

Siz anladınız onu…

Almanya’da
70 bin Sağlık Kurumu… ………… …. 8 bin kilise,

Fransa’da
60 bin sağlık kurumu… ………… …… 9 bin kilise

Türkiye’de ise
7 bin sağlık kurumu…… ……… …… 77 bin cami

olduğunu biliyor muydunuz?

“Allah, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır”
“Yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Allah’ı kullanırlar.

” Giordano Bruno (….. 1600) “

Sebo - 24 Ocak 2010

AYVALIK CUNDA ADASI

GENEL TANITIM

Fatma CAVLU

Facebook tan alıntı.

23.Ocak.2010

Asırlık Rum evleri Arnavut kaldırımları ve bakir koylarıyla Cunda sakin ve farklı bir Ege tatili için ideal.

Ayvalık’ın yanı başındaki Cunda Adası bozulmamış tarihi dokusu ve bu dokuyla bütünleşen otelleriyle turistleri cezbediyor. Adanın lokantaları lezzetli mezeleriyle ünlü. Koyları ise hala bakir.

Son birkaç yıldır tarihi ve kültürel dokusu bozulmamış bakir koyları olan sessiz ve sakin bir yerde tatil yapmak isteyenlerin ilk tercihi Ayvalık’taki Cunda Adası oluyor Son birkaç yıldır tarihi ve kültürel dokusu bozulmamış bakir koyları olan sessiz ve sakin bir yerde tatil yapmak isteyenlerin ilk tercihi Ayvalık’taki Cunda Adası oluyor.

Ayvalık koyunda küçük bir ada olan Cunda’dan son yıllarda çok söz edilir oldu. Yıldızı hızla parlayan ve her geçen yıl daha fazla turist çeken bu ada; asırlık Rum evleri Girit ve Midilli’den göç eden halkı bakir koyları ve onlarca çeşit mezenin bulunduğu restoranlarıyla büyük ilgi görüyor. Halis Komili Cem Boyner Rahmi Koç gibi ünlü işadamlarının yazlıklarının bulunması yüksek gelirlilerin de gözünün Cunda’ya çevrilmesine neden oluyor. Adanın Arnavut kaldırımlı taş sokakları Rum mimarisinin asırlık örnekleri olan neoklasik taş evleri el değmemiş koyları sahilde sıralanmış balık restoranları ada lokması Girit sakız dondurması hediyelik eşya tezgahları ve adanın dokusuyla bütünleşmiş olan küçük oteller gelen herkesi hayran bırakıyor. Şu anda Ayvalık’a bağlı bir mahalle olan Cunda Adası’nın tarihi çok eskilere dayanıyor. Yüzyılın başında yaklaşık 10 bin kişinin yaşadığı bir ilçe olan adaya 1924′teki mübadeleden sonra Girit ve Midilli’den gelen Türkler yerleştirilmiş. Bugün yaklaşık 3 bin civarında nüfusu var. Cunda’nın adının Rumca olduğu düşünülerek Alibey olarak değiştirilmiş ama Osmanlı kaynaklarında bu adın Rumca olmadığı açık seçik görülüyor. Zaten adayı herkes Cunda olarak biliyor ve Alibey çok kullanılmıyor. Ege’nin önemli turizm beldelerinden biri olan Ayvalık’ın dibinde olmasına rağmen uzun yıllar kimsenin adım atmadığı ada bugün neredeyse Ayvalık’ın önüne geçiyor. Bu durumdan bazı adalılar “kimliğini yitiriyor” diye rahatsız olurken bazıları da turizmden sağladığı gelirden dolayı çok memnun.

İLK KEŞFEDENLER İŞADAMLARI

Cunda’ya ilginin 7-8 yıl önce Halis Komili ve Cem Boyner’in Rumlar’dan kalan iki eski büyük binayı alıp yazlık ev olarak kullanmasıyla başladığı söyleniyor. Sonraki yıllarda Koç ailesinin merkezde birkaç Rum evini restore edip vakıf binası yapması ardından Rahmi Koç’un yine eski bir binayı restore edip yazlık eve dönüştürmesi dikkatlerin buraya yönelmesine yol açmış. Adanın çeşitli yerlerinde yazlık site ve villalar inşa edilmeye başlanmış. Yazlık site ve villa furyası bugün de tüm hızıyla sürüyor. Tabii bu arada merkezdeki iki ve üç katlı eski taş binalar da hala revaçta. Ancak bugün satın alınabilecek en fazla 10-15 eski bina kalmış. Söz villa site ve eski binalardan açılmışken fiyatlarını merak edenler için adanın en eski emlakçısından aldığımız bilgileri aktaralım. Büyüklüğüne göre Rum evleri 50 milyardan başlayıp 200 milyar liraya kadar çıkıyor. Yeni yapılmış villaların değeri ise 50 milyar ile 300 milyar lira arasında değişiyor. Bununla birlikte her isteyen Cunda’dan ev alamıyor. Askeri bölgede bulunmasından dolayı yabancı uyrukluların burada mülk sahibi olması yasak. Cunda bir ada ancak karayoluyla da gidebiliyorsunuz. 1964 yılında Ayvalık’la ada arasındaki küçük boğaza Türkiye’nin ilk boğaz köPage Rankingüsü inşa edilmiş. Merkeze ulaşıldığında adanın tarihi dokusu hakkında genel bir fikir oluşuyor. Daha fazlası için ise sahilden yukarıya doğru yayılan yerleşim alanını yaya olarak dolaşmanız gerekiyor. Önce sahildeki binaların arka sokağına girin. Burası bir zamanlar Cunda’nın ana caddesiymiş. Bütün sokaklar bu caddeye çıkıyor. Bu caddeden gözünüze kestirdiğiniz bir sokaktan içeriye doğru dalın. Adım başı sizi etkileyecek bir ev göreceğinizden emin olabilirsiniz. Daracık sokaklarda yerlere döşenmiş taşların en az bir asırlık olduğunu da unutmayın. Yukarıya doğru çıktıkça binaların yanı sıra insan manzaralarıyla karşılaşacaksınız. Evlerin giriş merdivenlerinde oturmuş kadınların sohbetlere daracık sokakta oynayan çocuklara avlulardan gelen seslere şahit olacaksınız. Bu arada evlerin çoğunun dış kapısının açık olduğunu kapıya tül perde asıldığını görürseniz sakın şaşırmayın. Gelişigüzel yukarılara doğru çıkarken başınızı biraz yukarı kaldırdığınızda görkemli bir yapı göreceksiniz. Bu yapı adanın en büyük ve ünlü kilisesi olan Taksiyarhis’ten başkası değil. 1873 yılında Bizans mimarisinde inşa edilmiş olan kilise bugün içine girilmesi tehlikeli ilan edilecek kadar bakımsız halde. Yıllarca boş kalmış ve kimse de bakmamış. Bugün yetkililerin yaptığı tek şey kapısını kilitleyip içine girmenin tehlikeli olacağı yolunda bir uyarı levhası asmak olmuş.

Cunda Adası diğer bir adıyla Alibey adası. Adaya işgalcilere direnen Ali bey’in adı verilmiş. Cunda adası 1964 yılında boğaz köPage Rankingüsü ile Lale adası’na bağlanmış ( Türkiye’nin ilk boğaz köPage Rankingüsü. ) Cunda’ya yapacağınız ziyareti akşam saatlerine denk getirin ki yemeği de adada yiyin. Ada çam ve zeytin ağaçlarıyla donanmış. Sokaklar dar olduğu için arabayla girmeyi tercih etmeyin. Ada tamamıyla tarihi yapılarla dolu. Çok sayıda kilise ve manastır var. Son zamanlarda ünlü iş adamları ve sanatçılar da adaya yerleşmeye başlamış ve yazlıklar inşa etmiş. Halis Komili Cem Boyner Güler Sabancı Rahmi Koç Hülya Avşar gibi tanındık kişiler…
Günün son ışıkları denizin üzerindeki dalgalarda son danslarını yaparken gezintiden vazgeçip ağır ağır lokantalara yaklaşmaya başlayın. Seçiminiz biraz zor olacak ama ada’nın balıkçı lokantalarından birini beğenin. Restoranlarda bulunmama gibi bir olasılık yok ama yinede siz oturmadan önce “papalina” olup olmadığını sorun. Papalina Ayvalık’ın en meşhur balığı. Hiç görmeyenler ve tatmayanlar için kısaca hamsi büyüklüğünde bir balık diyebiliriz. Papalina’nın yanı sıra lüfer mezgit gibi diğer balık çeşitlerini görmeniz mümkün. Balığın yanında sofranızı ege’nin ot mezeleri süslüyor. Adada ahtapot ıstakoz gibi lüks diyebileceğimiz tüm deniz ürünlerini bulabilirsiniz. Adadaki yemeğe ilişkin son bir not yemekten sonra sakın ama sakın fıstık tatlısı istemeyi unutmayın

.
Türkiye’nin ilk Boğaz Köprüsü

Şimdi sorsak Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü hangisi diye kaç kişi doğru cevap verebilir. Birçoğumuz hiç kuşkusu yok ki İstanbul Boğazı’nda yer alan Boğaziçi Köprüsü’nün Türkiye’nin ilk Boğaz Köprüsü olduğunu söyleyecek. Boğaziçi Köprüsü’nün Türkiye’nin ilk Boğaz Köprüsü olduğu düşüncesini taşıyorsanız Lale adası’ndan Cunda Adası’na geçerken bu düşünceniz değişecek. Köprü’nün yanında Türkiye’nin ilk Boğaz Köprüsü yazılı tabela ile karşılaşacaksınız.

Satılık Rum Evleri

Ayvalık emlakçılık sektöründe Rum gayrimenkulleri önemli yer tutuyor. Hatta bazı emlakçılar sadece Rum gayrimenkulleri satıyor. Birçok emlakcı’nın camında ; “satılık Rum evi ve arsası” yazılı not görmeniz mümkün. İki ve üç katlı olan Rum evleri yenileme gerektirdiği için çok ucuza satılıyor. Rum evlerini alanların birçoğu yenileme yaptırdıktan sonra evlerde oturmak yerine kazanç getirdiği için satıyormuş.

Ne Yenilir.

Yemek konusunda hiçbir sıkıntı yaşamayacağınız bir yer Ayvalık. Deniz ürünlerinin her çeşidini bulabilirsiniz Ayvalık’ta. Cunda Adası’ndaki balık lokantalarında aradığınız her lezzeti bulabilirsiniz. Ege bölgesinin en leziz yemeklerini tadar istediğiniz balığı sipariş edebilirsiniz.

Kalamar Dolması

Pirinç kuş üzümü Bergama yakınlarında bulunan Kozak yaylasından getirilen çam fıstıkları ilaveli baharatlı iç malzeme kalamarların içine doldurulup tencerede has zeytinyağı ile dolma gibi pişiriliyor.

Akivadis

Ayvalık’ta boğazda yetiştirilen bir tür kabuklu deniz canlısı olan akivades de diğerleri gibi canlı olarak tüketiliyor.


Cunda Enginarlı Karides

Cunda yakınlarında bulunan Çıplak Ada’da yetiştirilen küçük enginarların göbeğine özel sosla hazırlanmış haşlanmış karidesler konuyor.

Ahtapot ve Papalina

Ahtapot ve Papalina en meşhur balık Ayvalık’ta deniz ürünlerinin yanı sıra Ege’nin yeşillikleride sofranızı süsler

Papalina ilk bakışta hamsi’ye benzetebileceğiniz ufak bir balık. Aynı familyadan gelseler de lezzetleri tamamen farklı olmakla birlikte papalina yerken kılçıklarını ayırmanız gibi bir zorunluluk bulunmamaktadır. Yapısı nedeniyle oldukça yumuşak iskeleti olan papalina kuyruğu kafası ile birlikte adeta bir çerez gibi yenir. Özelliklede meze olarak Cunda adası restoranlarında çok tercih edilmektedir.
Av yasağının bitmesi ile birlikte balıkçılar Papalina dolu tekneleri ile gelirler sahile bu balıkların birçoğu restaurant sahipleri tarafından alınır. Geri kalanlar için ise ufak bir yarış başlar.
Cunda da papalina yiyebileceğiniz en güzel ay Ağustos ayıdır henüz av mevsimin bitmesi ile taze taze yiyebilirsiniz.
.

Cunda Lokması

İşte Cunda Adasına özgü bir tat daha sahil boyunda görüp satın alabileceğiniz şuruplu bir tatlı. Üstüne çeşitli baharatlar atılarak servis ediliyor ve yemek sonrası yürüyüş yaparken yada çayınızı yudumlarken oldukça güzel gitmekte.
Sahilde arkası gelmeyen kuyruklar görürseniz eğer şaşırmayın bu kuyruk bir lokma kuyruğu öyle ki insanlar dakikalarca bu kuyrukta beklemekte sıcak sıcak yeni çıkan lokmayı alma yarışına girmekteler. Şu anda Ada’da 2 noktada satışı yapılıyor. Birekşisi; Ada spor kafe’nin çardağında ismi ise “Lokma Profesörü” lokmalar makinada el değmeden üretilmekte. Cunda Lokmasını bulabileceğiniz 2. nokta ise diğerinden biraz ilerde yine sahilde bulunmakta burasının ismi ise “Lokma imparatoru” Eski futbolcu olan cundalı Saki bey tarafından işletilmekte yine Saki bey halihazırda Ada spor futbol kulübünün teknik direktörlüğünüde yapmakta. Lokma dökmek burada adeta bir sanat okadar hızlılar ki bir kaç dakika içinde kilolarca lokma döküyorlar gerisi artık kuyruktakilere kalmış ; afiyetle yemek….

Sebo - 20 Ocak 2010

AYVALIK ve ÇEVRESİ biraz uzun ama Ayvalığı tanımak isterseniz buyrun

Rihtimdan

Fatma Cavlu
19 Ocak 2010

Ayvalık’ta tatil denizin kıyısında başlayıp biten bir zaman olmamalı. Sokaklar bir güzel gezilmeli. Evlerin kapılarına, kapıların tokmaklarına kadar ayrıntılara bir bir bakılmalı.Tatile keyifli bir boyut kazandırmalı, deriz.

Yolunuz buralardan geçiyorsa da ( Çanakkale – İzmir yolu ilçenin içine girmeden kıyısından geçip gidiyor. ) ilçenin içine girip bir mola vererek dolaşın deriz. Ülkemizde, hele sahil şeritlerimizde az sayıda kalan “geçmişi yansıtan” yerleşimlerden birisidir Ayvalık. İzmir’e kadar bir de Eski Foça’da görebileceksiniz böylesi bir yerleşim dokusunu.

Ayvalık’ın kıyısından geçip gitmek ya da Ayvalık’da denizle otel arasına sıkışıp kalan bir tatil geçirmek bu şirin ilçeye haksızlık olur. Ama asıl böyle bir güzelliği tanımamış olmakla kendinize haksızlık edersiniz. Eh ikisinden birini kabul ediyorsanız buyurun Ayvalık’ı gezmeye:

Mevsim bahara dönüyorsa, zeytinler toplanıyorsa yağ fabrikalarının kokusu çarpar burnunuza öncelikle. İlk anda bu kokuyu yadırgayabilirsiniz ama alışırsınız ve rahatsız olmazsınız sonra. Yaz sıcağının ortalığı kavurduğu günlerdeysek ve vakit öğlenden ikindiye dönüyorsa “imbat”ın denizle güzelleşmiş kokusu Ayvalık’ın asıl kokusudur. İmbat İzmir’in ünlü rüzgârıdır, diye bilenlere Ayvalıklılar itiraz ederler hemen, “Siz Ayvalık’ın imbatını solumamışsınız”, diye. Kimin haklı olduğuna biz karar veremedik, iyisi mi siz gidip ikisini de tanıyıp kararınızı verin.

1. Dünya Savaşı’ndan önce Ayvalık ağırlıklı olarak Rumların yaşadığı yerdi, Türkler azdı. Rumlarla Türkler arasında da bir sorun yoktu. Ayvalık zengin, verimli toprakları ve balıkla dolu denizi ile herkese yetiyordu. Anadolu’nun işgali başlayıp da 28/29 Mayıs 1919 gecesi Yunan askerleri Cunda adasına çıkıncaya kadar böyle sürdü. Tam 39 ay 16 gün işgal altında yaşadı Ayvalık. İstiklal Savaşı kazanılınca da sular durulmadı. Tarih boyunca kardeşçe yaşayan insanların arasına kama sokulmuştu bir kere. Konu komşu birbirine düşman edilmişti. Barış içinde, kardeşçe yaşama ortamı yitince kaç kuşaktır buralarda yaşamış Rumlar’dan çoğu Yunan adalarına gittiler. Girit’ten, Midilli’den ve Makedonya’dan Türkler gelip yerleştiler. Lozan anlaşmasından sonraki “Mübadele” Ayvalık’a işte böyle yansıdı. Ayvalık’tan Yunanistan’a göçenler eski yurtlarını unutamıyorlar. Atina’da Ayvalık Yıldızı diye bir gazete çıkarıyorlar ve Ayvalıklılar Birliği’ni kurmuşlar. Arada bir yaşlılar dünya gözüyle eski memleketlerini görmeye gidip nemli gözlerle sokaklarda dolaşıyorlar. Gitmeyip kalanlar bildikleri gibi yaşayıp gidiyorlar.

Daha önce gelip de bu şirin ilçenin tadını bilenler hemen sokak aralarına yürürler. İlk kez gidiyorsanız İlk Kurşun Tepesi’ne (Eskiler İlyas Peygamber, diyorlar.) çıkıp şöyle bir kuşbakışı seyredin. Çok etkileyici bir manzara göreceksiniz, sonra ayrıntıları keşfe koyulursunuz.

Önce çarşının iç taraflarına yürüyün, sokaklarda dolaşın. Eski evlere bakın. Özellikle kapılarına, alınlıklarına, kapı tokmaklarına, pencerelerine bakın. Tahta ve taş işçiliğinin güzel örneklerini göreceksiniz. Hemen hepsi uçuk renk boyalı taş evler arasında yürümek geçmişte yolculuk etmek gibidir. Birdenbire bir minare çıkıverir karşınıza. Aşağıya doğru baktığınızda eski bir kiliseye cami yapmak için eklenmiş olduğunu görürsünüz. Cunda’dakiler hariç Ayvalık’ta ondan fazla kilise vardı. Bunların bazıları günümüze ulaşamadı.

Taksiyarhis Kilisesi kentin en eski mahallesindedir. Balık derisi üzerine işlenmiş aziz portreleri ile ikonları 130 yıl geçmişten geliyor. Bunlardan bir kısmı çalındığı için kilise ziyarete kapatılmıştır.

Agios Yannis Kilisesi Saatli Cami olarak görülüyor. Cumhuriyetten sonra camiye çevrildi. Şimdiki Çınarlı Camisi de Agios Yorgios Kilisesi idi. Gazi İlkokulu avlusunda Hayrettin Paşa Camisi olarak kullanılan Kato Panaya öksüzler için yaptırılmıştı. Feneromeni eski kiliselerin en şanssızlarından olmalı. Zeytinyağı fabrikası olarak kullanılıyor. Stadyum yolu üzerindeki bu kiliseye içinde “kutsal su” bulunduğu için Ayazma deniliyordu. Biberli Cami Agios Nikolaos Kilisesi’nden çevrildi. Ayvalıklı gazeteci-yazar Ahmet Yorulmaz Ayvalık’ı Gezerken adlı kitabında adını belirleyemediği 1899’da yapılmış bir kiliseyi daha ortaya çıkarmış. Sakarla Mahallesi 28. sokaktaki 8 numaralı evin bahçesinde kalan kiliseyi görmek için ev sahibinden izin almanız gerekiyor. (Evin bahçesindeki bir kiliseyi İzmir’in Selçuk ilçesi Şirince Köyü’nde de göreceğiz. Özel mülkiyedeki kiliselerin onlarcasını da Kapadokya’da gezeceğiz.

ŞEYTAN SOFRASI

Ayvalık’ı, körfezin güzel koylarını ve göz alabildiğine uzanan zeytinliklerini kuşbakışı seyretmek için Şeytan Sofrası’na çıkmalı. Sarmısaklı yolunda Şeytan sofrası tabelasından sağa dündüğünüzde masalar, tuvalet, telefon ve su gibi hizmetleri bulabileceğiniz Çamlık Orman Kampı’na, devam edip yokuş yukarı kıvrılan yolu izlediğinizde Şeytan Sofrası’na ulaşacaksınız. Cumhuriyet Alanı’ndan kalkan dolmuşlarla da gidebilirsiniz. Tepe aslında eski bir lav birikintisidir. Yuvarlak bir sofraya benzer. Bir lokanta da bulunan tepede manzara nefis, özellikle günbatımında fotoğraf için çok uygun. Demir bir kafes içinde de şeytana ait olduğu söylenen kocaman bir ayak izi var. Ayak izinin büyüklüğüne ve ayakkabı fiyatlarına bakarsanız “şeytanın pabucu” epeyce pahalı olmalı. Demir kafese çaput bağlayanlar ve para atanlar da oluyor. Şeytan Sofrası’nın yanıbaşındaki tepeye Tavşan Kulakları deniyor. Beş metre kadar, tavşan kulağına benzeyen iki kaya sanki yapaymış gibi görünüyor.

Tımarhane Adası

Çamlık koyundan yukarı Şeytan Sofrasına dönmeyip devam ederseniz ( eski Murat Reis Oteli’nin arkasından geçen yol) Yarımadanın ucuna, yöredeki adıyla Tımarhane adasına çıkarsınız.

Rumların yaşadığı zamanlarda meyhanesi bol bir köymüş Ayvalık. Halkın yüzde 90’ı içki içen, delisi de bol bir köy. İşte bu yıllarda içkinin dozunu fazla kaçıranları, adanın yakınlarındaki Tımarhane adasına götürüp bırakırlarmış. Sürekli ve sert esen rüzgarda akılları başlarına gelenler tekrar halkın arasına karışırlar; gelmeyenler de rüzgarın çıkardığı seslerle biraz daha oyalanırlarmış.

Ayvalık’ta rüzgar ve meyhaneler şimdi de bol. Ama yüzyıllar öncesinin psikoterapi merkezi Tımarhane adası günümüzde delilere değil, yeşil doğası ve tertemiz sahili ile turistlere ev sahipliği yapıyor.

Çamlık koyunun sonunda, Şeytan Sofrası’nın eteklerinde ve yarımadanın ucunda yer alan Tımarhane adası yalnızca adıyla değil, tepede bulunan ilginç yapılı kayalarıyla da dikkati çekiyor. Girintili, çıkıntılı ve hemen dibindeki manastırı bir ahtapot gibi sarmış kayalar, rüzgarda garip uğultular ve sesler çıkarıyor, adeta ıslık çalıyor.

Adada görülen tek yapı küçük taş manastır. Birkaç kemerli pencere yuvası ve arkasında bir koridoru bulunan bu bakımsız manastır, günümüzde ağıl olarak kullanılıyor. Bölgeye hakim olan taş manastırdan Ayvalık Alibey Adası, Tavuk Adası ve Çamlık koyunun manzarasını seyretmek oldukça dinlendirici. Özellikle Ege’den esen rüzgar, yürüyüşe ve tırmanmaya meraklı doğaseverlere uygun bir ortam oluşturuyor. Rumların “Agia Paraskevi” dedikleri Çamlık koyundaki Sarımsak yarımadasının devamı olan Tımarhane adasına, Türkler “Taşlı Manastır” da derlermiş. 70 yıl öncesine kadar psikoterapi merkezi ve çiftlik binalarının da bulunduğu Tımarhane adası, Cunda adasına giden turistlerin mutlaka uğramaları gereken bir doğa harikası. Yöredeki bir diğer ilginç doğal güzellik ise Dalyan boğazı mevkiinin bir başka kıyısında yer alan “Deliklitaş”. Ortasındaki delik nedeniyle bu adı alan katran rengindeki Deliklitaş, Çamlık koyunun sığ bölümünde, kumdan oluşan bir dilin ucunda bulunuyor. Tekneyle giderseniz karaya oturmamaya dikkat etmelisiniz. Koyun içinde bir de balık üretme çiftliği yer alıyor.

CUNDA ADASI

Taşkahve

Ayvalık’ın karşı tarafındaki adaya Cumhuriyet öncesinde Rumlar “Kokuluada” anlamında Moshinos, Türkler Cunda diyorlardı. Adaya sonradan işgalcilere direnen Ali Bey’in adı verildi. Ada 1964 yılında bir köprü ile Ayvalık’a bağlandı. (Belediye otobüsü ve dolmuşlar da çalışıyor ama yazın dolmuş motorları ile gitmek daha güzel.) Bizce Cunda’ya akşama doğru gidilmeli ki akşam yemeği de orada yenmeli. Ada eskiden deniz ürünleri ve şarap üretilen yerdi. Otomobille gidenler girişte park etmeliler. Zaten bir avuç yer ve daracık sokaklarda yürümek çok keyifli. Sahildeki yüksek tavanlı Taş Kahve’ye girmeyi unutmayın. Adanın etrafı çam ve zeytin ağaçları ile donanmış. Yollardaki arı kovanları kimseyi ürkütmesin, hiç bir zarar vermezler insana. Adanın etrafında otomobille dolaşılabilir ama akşam serinliğinde yaya dolaşmanın tadını vermez. Küçük tepelere çıkıp güneşin son ışıklarının vurduğu adaları, koyları seyretmekten de mahrum kalırsınız.

Taksiyarhis KilisesiAdada çok sayıda kilise, manastır vardı. Çoğu günümüze ulaşamadı. Kiliselerin en büyüğü Taksiyarhis 1873’de yapılmış metropol kilisesiydi. Devasa çanı Bergama Müzesi’nde bulunuyor. Bizans stilindeki kilise gezilebiliyor. Panaya Kilisesi’nin duvar kalıntılarını Bakkal Sokağı’nın başında, Agios Yannis’in dört duvarını girişte, soldaki tepenin üzerinde görebilirsiniz. (Bu tepeye şimdilerde “Aşıklar Tepesi” adı takıldı.)

Adada sekiz manastır bulunduğu biliniyor. “Ayışığı” anlamına gelen Ayios Dimitrios Ta Selina adanın kuzey yönünde, kara uzantısında özgün yapısı ile dikkati çekiyor.

Günün son ışıkları denize düşerken adanın balıkçı lokantalarından birini beğenin. İsterseniz oturmadan önce “Papalina var mı?” diye sorun. Papalina adanın özel balığıdır ve eski meyhanelerin vazgeçilmez rakı mezesidir. Şimdilerde fiyatı düşük diye kimi meyhaneler bulundurmuyor, kimileri de “yok”, diyor. (Meyhaneye Ayvalık’ın içinde gidecekseniz Tenekeciler Sokağı’nı bulacaksınız.) Balık her yerde olduğu gibi burada da azaldı. Yazın kalabalığı da bindirince fiyatlar iyice yükseliyor. Bütün Ege’de olduğu gibi burada da balıkları görerek seçin ve önceden fiyatlarını sorun. Müşteri çokluğuna göre biraz pazarlık etmeniz de mümkün. Çipuranın çiftlikte yetiştirilenini istemezseniz denizden tutulanı pek kalmadı, sinarit de kalmadı. Levrek arasıra çıkıyor ve çok pahalı. Levrek için piyangoculardan şansınızı deneyebilirsiniz. Bir numara seçip tombalada size çıkarsa lokantaya verip pişirtirsiniz ve şansınızın armağanı ile mükkellef bir ziyafet çekersiniz. Mezgit’in bir türü olan ve Ayvalıklıların bakalaros dedikleri balıktan güzel bir buğulama deneyebilirsiniz. Ahtapot her zaman bulunabilir. Aslında bir çorba balığı olan ıskorpitin buğulaması da bulunabiliyor. Sofranızda Ege’nin ot mezelerini unutmayın. Değişik ekşi tadıyla radika her zaman bulunur ama diğerleri bir görünüp bir kaybolur. Hindiba, turp otu, arapsaçı, istifno gibi Ege otlarından yapılan yemek ve mezeleri sorun ve bulursanız istemeyi unutmayın. ( Adlarından anlaşılacağı gibi bir kısım otlar, balıklar ve mezeler Rumca adları ile bilinmeyi sürdürüyor. ) Bakladan yapılan fava da dereotuyla ve halis zeytinyağıyla süslenip gelmeli sofranızda. Fiyatına aldırmazsanız ıstakoz dahil “lüks” deniz ürünlerini bulabilirsiniz. Ayvalık bir zeytin ve zeytinyağı memleketi olsa da siz tavada kızaracak balık istemişseniz, zeytinyağında istediğinizi özellikle belirtin. Tuhaf ama en güzel zeytinyağının üretildiği yörelerde lokantalar çoğu zaman çiçek yağı kullanıyorlar. Sorarsanız “hafif oluyor,” diyorlar ama işin aslı öyle değil, çiçek yağı daha ucuz da ondan.

Patrice Köyü

Cunda’nın öbür tarafında ıssız sessiz bir yer. Bu eski Rum köyünün kimi evleri restore edilmiş. (Konaklamak veya yemek yemek için tek tesis Bıyıklı’nın Yeri Tel: 266.327 17 68). Köyün “pina” denilen dev boyutlu midyelerinden yemeyi unutmayın. Meraklıysanız denizin dibinde diklemesine duran bu dev midyelerden toplamak için dalabilirsiniz.

SARMISAKLI PLAJLARI

Ayvalık’ın oteller ve plaj bölgesi Sarmısaklı’dır. İlçe merkezine beş km. uzaklıktaki plajın kumsalı dört km. uzunluğundadır. Plajlar açıktır ve ücret ödenmez. Kıyı boyunca ve kısmen içerilerde 5 yıldızlıdan pansiyona her düzeyde konaklama tesisi ile lokantalar bulabilirsiniz. Ayvalık – Sarmısaklı arasında çok sık ve yaz aylarında geç saatlere kadar minibüs seferi vardır.

Sarmısaklı’dan sağa dönüp devam ettiğinizde yol küçük koylara götürür sizi. Badavat koyu da bunlardan biridir. Sarmısaklı plajına göre daha sakin olan koyda otel, pansiyon ve lokanta bulabilirsiniz.

ADALAR

Ayvalık koyu 22 küçük adayı barındırır. Cunda dışında hiçbirinde yerleşim yoktur. Ara sıra balıkçılar mola verirler. Motorlarla bu adalara geziler düzenlenir. İnce kumlu, uzun plajı ile Altınova Ayvalık-Ören arasındadır. Yazlık tatil sitelerinin yoğunluğu hemen göze çarpar.

Ayvalık zeytin kokuyor, İmbatla gelen deniz kokuyor, bir de yosun kokuyor. Sokakları, evleri, ibadethaneleri ile de tarih ve kültür kokuyor. Ayvalık’tan göçenlerin burayı hiç unutamamaları boşuna değil. Görünce anlıyorsunuz.

Önde bir güzel yapı, arkasında bir çan kulesi ve yanında yükselen minare. Hepsi bir fotoğraf karesinin içine sığıvermiş. Böyle ne çok fotoğraf çekilebiliyor Ayvalık’ta. Çok aramaya gerek yok, sağınıza solunuza bakmanız, biraz da ayrıntılar ile ilgilenmeniz yeterli.

YAZIYI OKU »

Taglar: , , , , , ,

Sebo - 17 Ocak 2010

Cebrail Temel 14 Ocak, 2010

MULTIPL SKLEROZ SEMPTOMLARINI ALEVLENDIREN FAKTÖRLER
NELERDIR?

MS semtomlarini presipite eden en önemli faktörler, enfeksiyon, travma ve gebeliktir. Fakat yapilan bazi çalismalarda bunlarin hiç birinin de yeni atak gelisimini kolaylastirdigi gösterilememistir. Çesitli diger serilerde ise üst solunum yolu veya 4gastrointestinal viral enfeksiyonlarin %5-50 oraninda alevlenmeye yol açtigi bildirilmistir.
Gebelik, risk faktörü olarak belirlense bile bu dönemde alevlenme görülmez, fakat postpartum 3 ay riskli bir dönemdir.
Kadinlarin %43′ünde menstruasyondan önceki günlerde semptomlar alevlenmektedir.
Travma ile ilgili olarak da çeliskili sonuçlar elde edilmektedir. Bir çalismada özellikle travmanin oldugu ekstremitede MS atak bulgulari’nin ortaya çiktigi savunulurken, diger bazi çalismalarda böyle bir iliski saptanamamistir.
Asilar’ in MS atagini provoke edip etmedigi de tartisilan önemli konulardan biridir. Bu konu ile ilgili çeliskili sonuçlar mevcuttur. Asilar içerisinde özellikle hepatit B ve tetanoz asilari pek tavsiye edilmez. Burada hastanin meslegini de göz önünde bulundurarak, arti ve eksileri degerlendirerek sözü geçen asilara karar vermek gerekir.
Stres Günümüzde pek çok hastaligin olusumunda stresin önemli bir payinin oldugunu bilmekteyiz. MS de de stres önemli bir risk faktörüdür. Remisyondaki MS hastalari strese maruz kaldiklarinda akut atak geçirebilmektedirler.
Yorgunluk ve uykusuzluk MS semptomlari arasinda zaten oldukça sik olarak görülen yorgunlugun daha çok santral orijinli oldugu bilinmektedir. Hastalara günlük yasantilarinda çok yorulmamalari asiri egzersizden kaçinmalari ve uykusuz
kalmamalari önerilir.

DEMIYELINIZASYON’ UN OLUSTURDUGU FIZYOPATOLOJIK DEGISIKLIKLER
Demiyelinizasyon’un en önemli etkisi ranvier bogumlari arasindaki elektrik akimini engellemektir. Akut gelisen ve birkaç gün içerisinde düzelen
demiyelinizasyonda sinir liflerindeki iletim blogu patolojik olarak kabul edilmez,fizyolojiktir. Bu durumda düzelmeye yol açan neden remiyelinizasyon degil, lezyon çevresindeki ödem ve akut inflamatuar degisikliklerin gerilemesidir. Muhtemelen remiyelinizasyon da oluyordur fakat bu kismi ve yavas bir süreçtir ve bunun sinir sistemindeki fonksiyonel etkileri bilinemez.
MS’un klasik bir bulgusu, çevre isisinin artisi ve egzersizle semptomlarin alevlenmesidir (Uhthoff Fenomeni). Örnegin sicak banyoda hastanin bir ekstremisinde uyusma veya güçsüzlük gelisebilir veya tek tarafli görme bulanikligi ortaya çikabilir. Bunun nedeni, sicagin sinir liflerindeki elektriksel geçisi bloke etmesidir. Iletim blogu gelismesindeki bir diger etken de demiyelinize sinir lifleri çevresindeki iyonize kalsiyum konsantrasyonunun artisidir.
Hastalarda sigara içmek, yorgunluk ve yukarida bahsedilen bir takim etkenlerle beliren bu reversibl mini ataklar, akut bir MS atagi olarak
degerlendirilmemel idir.

MULTIPL SKLEROZ SEMPTOMLARINI ALEVLENDIREN FAKTÖRLER
NELERDIR?

MS semtomlarini presipite eden en önemli faktörler, enfeksiyon, travma ve gebeliktir. Fakat yapilan bazi çalismalarda bunlarin hiç birinin de yeni atak gelisimini kolaylastirdigi gösterilememistir. Çesitli diger serilerde ise üst solunum yolu veya 4 gastrointestinal viral enfeksiyonlarin %5-50 oraninda alevlenmeye yol açtigi bildirilmistir.
Gebelik, risk faktörü olarak belirlense bile bu dönemde alevlenme görülmez, fakat postpartum 3 ay riskli bir dönemdir.
Kadinlarin %43′ünde menstruasyondan önceki günlerde semptomlar alevlenmektedir.
Travma ile ilgili olarak da çeliskili sonuçlar elde edilmektedir. Bir çalismada özellikle travmanin oldugu ekstremitede MS atak bulgulari’nin ortaya çiktigi savunulurken, diger bazi çalismalarda böyle bir iliski saptanamamistir.
Asilar’ in MS atagini provoke edip etmedigi de tartisilan önemli konulardan biridir. Bu konu ile ilgili çeliskili sonuçlar mevcuttur. Asilar içerisinde özellikle hepatit B ve tetanoz asilari pek tavsiye edilmez. Burada hastanin meslegini de göz önünde bulundurarak, arti ve eksileri degerlendirerek sözü geçen asilara karar vermek gerekir.
Stres Günümüzde pek çok hastaligin olusumunda stresin önemli bir payinin oldugunu bilmekteyiz. MS de de stres önemli bir risk faktörüdür. Remisyondaki MS hastalari strese maruz kaldiklarinda akut atak geçirebilmektedirler.
Yorgunluk ve uykusuzluk MS semptomlari arasinda zaten oldukça sik olarak görülen yorgunlugun daha çok santral orijinli oldugu bilinmektedir. Hastalara günlük yasantilarinda çok yorulmamalari asiri egzersizden kaçinmalari ve uykusuz kalmamalari önerilir.

MULTIPLE SKLEROZ VE D-VITAMINI
ABD li bilim adamları, D vitamininin multiple sclerosis (MS) hastalarında pozitif etki yaptığını saptadı.

Günde 1000 ünite D vitaminini 6 ay kullanan hastalarda, D vitamininin kandaki kimyasal etkiyi değiştirerek, hastalarda pozitif etki yarattığı gözlendi.

Yapılan araştırmanın küçük boyutta olduğuna değinen araştırmacılar, 6 ay sonra hastaların kanlarında yapılan araştırmada, büyüme faktörü olan beta-1 in (TGF-Beta) değişiminin yükseldiğini belirledi. Beta-1 in vücudun bağışıklık sisteminin eksilme ve sindirilmesinde önemli rolü olduğu biliniyor.

Araştırmada, vitamin D kullanan hastalarda, interleuken-2 oranının da düştüğü gözlendi. İnterleuken-2 nin hücrelerle ilişkili olarak, multiple skleroza neden olduğu biliniyor.

Fareler üzerinde yapılan araştırmalarda ise, D vitamininin MS hastalığının oluşmasını önlediği belirlendi.

D vitaminini vücudun cilt vasıtasıyla güneş ışınlarından aldığına değinen araştırmacılar, multiple skleroz hastalığının ekvator ülkelerinde sıfıra yakın oranda olduğunu açıkladı.

Güneş ışınlarının yüksek bölgelerde cilde daha iyi etki yaptığına değinen bilim adamları, bu yüzden MS hastalığının rakımı düşük bölgelerde daha çok görüldüğüne işaret ediyor.

D vitamininin, bağışıklık sisteminde olduğu gibi, kemik sağlığında da yararlı olduğu biliniyor.

*************************
MULTIPLE SKLEROZ HASTALARI ICIN BESLENME ONERILERI
1. Günlük olarak tükettiğiniz protein miktarını azaltın; günlük kalori gereksiniminizin %10 unu proteinlerden temin edin. Hayvansal proteinler yerine mümkün olduğunca bitkisel proteinler tüketin (mercimek, soya gibi).

2. Süt ve süt ürünlerini azaltın, bunların yerine diğer kalsiyum kaynaklarını kullanın.

3. Mümkün olduğunca suni gübreler kullanılmadan ve mevsiminde üretilen (sera olmayan) meyveler yiyin. Ekmek ve benzeri yiyeceklerin hammaddelerinin de bu şekilde üretilmiş olmasına özen gösterin.

4. Poliunsature (çok zincirli doymamış) bitkisel yağları, margarinleri, tüm hidrojenize yağları, kısacası tüm yağları diyetinizden çıkarın. SADECE SAF ZEYTİN YAĞI KULLANIN (mümkünse doğrudan bahçesinde zeytin üreten ve bundan yağ elde edenlerden alın).

5. Omega-3-yağ asitlerini düzenli olarak tüketin (balık, keten tohumu yağı, kenevir yağı).

6. Daha çok sebze ve meyve tüketin.

7. Zencefil ve zerdeçal ı düzenli olarak yiyin.

MS TESHISI
LABORATUAR BULGULARI

Öykü ve nörolojik muayene bulgulari ile RR-MS tanisi konulsa bile laboratuar bulgulari ile bu taninin desteklenmesi gerekir. Fakat surasi da unutulmamalidir ki sadece laboratuar bulgularina dayanarak MS tanisi konulamaz. Hastalik teshisinde eskiden beri kullanilan Poser tani kriterleri artik terk edilmis,bunun yerini McDonald ve arkadaslarinin tani kriterleri almistir.

DIGER LABORATUAR BULGULARI

Görsel uyarilma potansiyeli : Visual Evoked Potential (VEP),
Isitsel uyarilma potansiyeli : Brainstem Auditory Evoked Potential (BAEP), Duysal uyarilma potansiyeli: Somatosensorial Evoked Potential (SEP), tetkikleri araciligiyla özellikle asemptomatik lezyonlar saptanabilmektedir.
Bir çalismada kesin MS olgularinin %70′inde, olasi MS olgularinin ise
%60′inda anormal VEP yaniti bulunmustur. BAEP anormalligi, kesin MS’da %47, olasi MS’da %20′dir.
SEP, anormalligi ise kesin MS’da %69, olasi MS’da ise %51 oraninda elde edilmistir..

CT BULGULARI
Çift doz kontrast madde vererek ve inflamasyondan bir saat sonra CT tetkiki yapilarak akut dönemde MS plaklarini görme sansi artirilabilir.
Burada karisikliga yolaçan iki durum vardir:
1- Akut plaklar, halka seklinde (Ring) kontrast tutan görüntüler verebilir. Bu görüntüler tümör ve apse ile karisabilir.
2- SSS lenfomalari da periventriküler lezyonlara yolaçabilir ve steroid tedavisinden sonra bu lezyonlar kaybolabilir.
Kronik MS olgularinda kortikal atrofi gelisir.

MANYETIK REZONANS GÖRÜNTÜLEME (MRG) BULGULARI
MRG, MS için ilk kez 1981 yilinda Young ve arkadaslari tarafindan
kullanilmistir.
MRG, serebrum, beyinsapi, optik sinir ve spinal korddaki asemptomatik plaklari belirlemede CT’den daha üstündür. Tedavi monitorizasyonunda en güvenilir parametrelerden biridir. MR aktivitesi klinik aktivitenin 5-10 katidir.
MS olgularinin %85′den fazlasinda periventriküler, lateral ventrikül uzun aksina dik, ovoid yapida, çapi 0,5-3 cm. arasinda degisen lezyonlar görülür. Bu görünüme “Dawson’s Finger” denir.
Bu görüntülere neden olan etken subepandimal ve derin beyaz cevher medüller venlerinin etrafindaki demyelinizasyondur.
Periventriküler lezyon yükü ile kognitif fonksiyon bozuluklari arasinda yakin
iliski vardir.
Ikinci sikliktaki yerlesim alani Korpus Kallozum’dur. Klinik olarak kesin MS tanisi alan olgularin %50-90′inda bu yerlesim görülür. Korpus Kallozum lezyonlari sagital planda daha iyi görüntülenirler.
MRG’de çogu plak T1 agirlikli görüntülemede izo-hipointens, T2 agirlikli görüntülemede ise hiperintenstir.
Plaklar, sentrum semiovale, beyinsapi ve serebellumda da yerlesim
gösterebilirler. Yetiskin MS plaklarinin %10′u infratentorialdir. Bazal ganglion hipointensitelerine %10-25 oraninda rastlanmaktadir. MS plaklari %5-10 oraninda gri
maddede yerlesim gösterir.
Ilerlemis MS olgularinda T1 agirlikli görüntülemede hipointens “Black Holes”
denen lezyonlar görülebilir. Bunlar, matriks destrüksiyonuyla birlikte belirgin nörolojik
hasari ve klinik progresyonu gösterir.
MS’da MRG olarak üç tip lezyon görülebilir:
1- Küçük soliter yuvarlak veya oval lezyonlar (Max. çap < 10mm.)
2- Genis soliter yuvarlak veya oval lezyonlar (Çap > 10mm.)
3- Konfluens gösteren, daha genis, iki veya daha çok yuvarlak ve küçük
lezyonun birlesmesinden meydana gelen düzensiz görünümlü veya 5
mm’den kalin olan lineer lezyonlar (Min. > 5mm.) Periventriküler konfluens
kalicidir.

MS’de daha önce de belirtildigi gibi artik McDonald tani kriterleri
kullanilmaktadir (McDonald et al. Recommended Diagnostic Criteria for MS.
Ann Neurol 2001; 50:121-127)
Periventriküler hiperintensite pek çok patolojik durumda ve hatta normal yaslilik
döneminde bile görülebilir. Fakat yasliliktaki periventriküler degisiklikler daha hafiftir
ve lezyon sekilleri MS’dekine göre daha düzdür.
Tüm bu kriterleri klinikle korele etmek gerekir.
Çocuklarda MRG bulgulari eriskinlerden çok farkli olmamakla birlikte,
tumefacient plaklar ve posterior fossa plaklari bu grupta daha sik görülür. Plaklar, bazen beyin tümörleriyle karisan görünümler verebilirler fakat bu son durumda kitle etkisine ait bulgulara rastlanmaz. Bazen eriskinlerde de MRG’de tümör benzeri görünümlere ve meningeal tutuluma rastlanabilir.
MS lezyonlarinin akut dönemde kontrast tutmasinin nedeni kan-beyin bariyerinin bozulmasidir. Bunu vazojenik ödem ve demiyelinizasyon izler. Kan-beyin bariyerinin düzelmesi için yaklasik olarak 8 hafta gerekmektedir. Daha sonra 4 -8 hafta içinde ödem çözülür, astrositik proliferasyon gelisir. Lezyonlarin kontrast 13 tutmasi 6-12 hafta içinde giderek azalarak kaybolur. Kontrastli MRG tetkikinde kesintili halka (open ring) görünümünün MS için tipik oldugu belirtilmektedir. MRG’de
kontrast tutan ve tutmayan lezyonlarin ayni anda bulunmasi bu lezyonlarin daha çok MS ile uyumlu oldugunun bir göstergesidir.
MRG de , hastalik aktivasyonunu gösteren belirtilen sunlardir.
1- Yeni lezyonlarin ortaya çikisi,
2- Kaybolan bir lezyonun yeniden ortaya çikmasi veya reaktivasyonu
3- Eski lezyonlarin genislemesi veya reaktivasyonu , 1 cm den küçük lezyonlarda %70 lik. 1 cm den büyük lezyonlarda ise %10 luk bir büyümenin olmasi aktivasyonu göstermektedir.
4- Lezyon çapinda artis olsun veya olmasin bir lezyonun Gd tutmasi. Bir
lezyonun kontrast tutmasi, kan beyin bariyerinin bozuldugunun bir
göstergesidir. Kontrast tutan lezyonlarin %56 si derin beyaz maddededir (non-periventriküler) %23’ü periventriküler, %21’i de gri beyaz madde sinirindadir.
5- Periventriküler lezyonlar daha çok kronik lezyonlardir. Akut lezyonlar
siklikla korono radiata ve sentrum semiovale beyaz maddesinde yeralir.
Aktif lezyonlarin seyriyle ilgili yapilan bir çalismada bu plaklarin %59′unun küçülerek kayboldugu, %25′inin aktivitesini sürdürdügü, %16’sinin konfluens gösterdigi anlasilmistir.
Spinal kordun görüntülenmesi MS tanisinda MRG sensitivitesini arttirmaktadir.
Bununla birlikte spinal kordun görüntülenmesinde bir takim güçlükler vardir. Bunlarin
basinda hareket artefaktlari gelmektedir. Spinal ve kortikospinal yoldaki bir plak beynin herhangi diger bir yerindeki plaga göre daha çok klinik belirti verir.
Spinal kordu etkileyen ve MS ile karisabilen bir takim hastaliklar da vardir.
Bunlar:
Devic hastaligi: Bunda spinal kordun birden fazla segmentinde ödemle uyumlu lezyon bulgulari vardir. Beyin patolojisine rastlanmaz. MS’da ise spinal kordda daha küçük bir segmentte lezyon görülür.

Klinik olarak kesin MS tanisi alan spinal kord lezyonlu olgularda MRG tetkikinin yanisira patolojik incelemeler yapilmis ve bunlarin %10′unda beyinde ya hiçbir lezyon bulunamamis ya da çok az lezyon görülmüstür.
Bu nedenle MS tanisi süpheli olan olgularda spinal MRG tetkikinin ayri bir önemi bulunmaktadir.
Son yillarda yapilan ve RR-MS ve Kronik Progresif Formdaki MS olgularini içeren iki çalismaya göre spinal korddaki yeni gelisen lezyonlar, beyinde gelisen yeni lezyonlara göre daha çok semptomatik olmaktadir.
Bir diger çalismada MS’a bagli Izole spinal kord sendromu olan hastalarin %64′ünde servikal bölgede lezyon gösterilmis, bu oran torakolomber bölge için %28 olarak belirlenmistir. 14
PPMS ve SPMS MS’da MRG’de genellikle spinal kord atrofisi görülse de aralarinda genel MRG bulgulari olarak bazi farkliliklar bulunmaktadir.
- PPMS’da yeni lezyonlara daha az rastlanir. Lezyonlar küçüktür ve kontrast madde tutmaz.
- RR-MS veya SPMS’da ise lezyonlar daha yaygin ve büyüktür. Yeni lezyonlarvardir. Lezyonlar kontrast madde tutar.
Spinal kord anormallikleri, Fast Spin-Echo veya Turbo Spin-Echo sekansları ile daha iyi görüntülenebilir. Fast Fluid- Attenuated Inversion Recovery Imaging
(Fast FLAIR) teknigi ile daha çok juxta-kortikal lezyonlar belirlenebilir, fakat bu teknik sipnal kord ve posterior fossa lezyonlarini belirlemede yetersizdir.
Magnetik Rezonans Spectroscopy (MRS), noninvasiv bir tetkiktir ve MS
plaklarindaki metabolik degisikleri ve MS prognozunu belirlemede önemi vardir. . N-acetyl aspartate (NAA) sadece nöronlarda bulunur, kronik MS lezyonlarinda NAA piki azalir. Çesitli farkli görüsler olmasina karsin bu kimyasal degisikligin akson kaybinin bir yansimasi oldugu kabul edilir.

Spektroskopik görüntüleme ve relaksasyon analizi teknikleri ile standart MRG de normal görünümlü beyaz maddenin (NAWM) aslinda anormal oldugu anlasilmaktadir. Magnetisation Transfer Imaging (MTI) ve T2 relaksasyon analizleri ile stabil lezyonlardaki demiyelinizasyon derecesi saptanabilir.

“Alıntıdır Facebook”

Taglar: , , ,

Sebo - 17 Ocak 2010

Uçak pistini flamingolar bastı

filamingolarBalıkesir’in Ayvalık ilçesine bağlı Küçükköy Beldesi sınırları içindeki Sarımsaklı mevkiinde bulunan küçük motorlu ilaçlama uçaklarının doğal pist olarak kullandıkları havaalanı flamingoların yuvası oldu.
16.01.2010 09:29:44

SUAT SALGIN/BALIKESİR

Yaz mevsimine zeytin ilaçlama ve küçük araştırma uçaklarının doğal pist olarak kullandığı alan, kış aylarında deniz seviyesinden alçaklığı ve yağmur sularının birikmesi ile doğal bir gölcüğe dönüşüyor. Ayvalık’ta Tuzla ve Badavut gölcüklerinde az sayıda da olsa görünen Flamingolardan yüzlercesi geçtiğimiz günlerde bu doğal uçak pistinde oluşan gölcükte ki görüntüleri vatandaşlar tarafından ilgi gördü.

Çevrede oturan sakinler gördükleri yüzlerce Flamingo ile ilgili şaşkınlıklarını belirterek, “Burada ilk defa bu kadar çok Flamingoyu bir arada gördük, çok güzel bir görüntü sergiliyorlar. İnşallah burada uzun süre kalırlar” diye konuştular.

Flamingolar, uzun ve ince bacaklara, yine uzun, eğri bir boyuna ve rosa rengi tüyleri ve kıvrık gagaları ile gölcükte ki çamurlardan yedikleriyle beslenen Flamingolara çevredeki ev sahiplerinin de yemek artıklarını verdikleri öğrenildi. Durgun sulara sahip göl, tuz gölü ve lagünlerde büyük topluluklar halinde yaşayan Flamingoların ne kadar süre daha uçak pistinde yaşayacakları merakla bekleniyor.

Taglar: ,

28.10.2008

SÖYLEŞİ

http://www.teksatir.com.tr/
Adresinden alıntıdır.

Filiz_AliFiliz Ali

Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi… Müzikbilimci Prof. Filiz Ali’nin gerçek olan rüyası…

Nilgün Güresin’in bu haftaki TEKSATIR konuğu piyanist, müzikolog ve eğitimci Sayın Prof. Filiz Ali.

Prof. Ali, ‘Bu bizim ülkemizde de yapılmalıdır’ diyerek keman virtüozumuz Ayla Erduran ile birlikte 1998′de kurdukları Ayvalık Uluslararası Klasik Müzik Akademisi’nin – AIMA’nın hayat hikayesini bizimle paylaştı.

Sayın Filiz Ali ile yaptığım bu röportaj bir ‘anılar resmi geçidi’ gibi oldu. Okuyunca tanıdık, bildik bir dizi isme rastlanacak… Sayın Ali zaten yıllardır Ayvalık’lı; ben de mitos diyarında yeni bir Kuzey Ege’liyim. Üstelik de eski bir Eczacıbaşı çalışanıyım; Sayın Şakir Eczacıbaşı ilk mentorumdu. Olağanüstü bir vizyoner olduğuna inandığım Dr. Nejat Eczacıbaşı’nın ise ülkemizin kültür ve sanat hayatına olan katkılarını yakinen biliyorum

Ayvalık’da, müzikolog ve eğitimci Sayın Filiz Ali’nin gerçekleştirmiş olduğu bu rüya, AIMA-Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi, 10 yıl boyunca çalışmalarını Ümit ve Cem Boyner’in evlerinde sürdürdü; aynı zamanda son 3 yıldırda Haluk Barutçuoğlu’nun Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı’na bağışladığı binasında çalışmalarına devam ediyor. Amatör bir ruhla, adeta bir ütopyanın peşine takılarak yola çıkılmış; katedilen yol insanı heyecanlandırıyor. AIMA sadece bir müzik kurumunu sanat haritasına yerleştirmekle kalmamış, Ayvalık da, Avrupa’da, bir klasik müzik merkezi olarak anılır olmuş.
Filiz Ali’yi dinlerken, ürperdiğimi hissettim.

Ve ben, bu röportajı yapmak zorundaydım… Hem sanat ve kültüre, hem Ayvalık’a, hem Eczacıbaşı gibi duyarlı kuruluşlara ve hem de AIMA’yı yoktan var eden Sayın Filiz Ali’ye ve tüm destekçilerine boynumun borcudur;  herkes bu başarı öyküsünü okusun, duysun, bilsin ve desteklesin istedim…

‘Güzel ve yalnız Türkiye’ için hala umut var…

Nilgün Güresin sordu; Sayın Filiz Ali yanıtladı.

border=0>

TekSatır:
2008′de AIMA 10. yılını doldurdu. Bu vesileyle bir de kitap yayınlanıyor; arşivlik bir çalışma. Bu günlere nasıl geldiniz?

Filiz Ali:
‘Mitos Diyarında Çağdaş Bir Kültür Odağı- Ayvalık’tan Bir Masterclass Öyküsü’ kitabı, bizim 10. yılımız münasebetiyle yapıldı. 2008 Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi’nin (AIMA) 10. yılıdır. Sadık Karamustafa’nın verdiği bir fikirle yola çıkıldı. Öyle bir kitap yapalım ki hem AIMA’nın 10. yılı kutlansın ve hem de Ayvalık’la ilgili olsun diye düşünüldü. Sadık Karamustafa başka ilginç öneriler de ortaya attı: ‘Enis Batur, eğer kabul ederse, seninle bir röportaj yapsın ve AIMA’nın oluşum hikayesini anlattığın bu röportajı biz kitabın içersine dağıtalım ve hatta hikayende adı geçen kişilerle de konuşalım, onlardan da yazılar alalım’ dedi.  Nitekim sonuçta hem bizi, çalışmalarımızı, öğrencilerimizi ve hem de Ayvalık’ın dünü ve bugününü anılarla, sohbetlerle anlatan, fotoğraflarla zenginleştirilmiş güzel bir yapıt ortaya çıktı.

TekSatır:
Bu özgün kitabın sonundaki ‘Bitirirken…’ başlıklı yazınızda hem AIMA Projesinin 10 yıllık başarısına ve hem de kitaba katkısı olanları tek tek anıyor ve onlara teşekkür ediyorsunuz. İsimleri burada sayabilmek imkansız, iş hayatından, sanata dek kocaman bir liste; insan gurur duyuyor. Diyorsunuz ki: ‘AIMA’ya destek olmuş kişi ve kuruluşlar, ister hayatımıza değip geçmiş olsunlar, ister ilk günden beri yanımızda olsunlar, onların inançları sayesinde bugüne ulaştık’…
Projeden söz etmeden önce şunu öğrenmek istiyorum: Bu özel kitabı nasıl bulabileceğiz?

Filiz Ali:
Az sayıda, sadece 250 adedi kitapçılarda satışa verilecek. Dolayısıyla kütüphanelerinde ve arşivlerinde bulunmasını isteyenlerin takip etmesi gerekiyor.
Aslında hem Türkçe ve hem de İngilizce yayınlamak isterdik ama maalesef şimdilik olamadı.

TekSatır:
Birçok insan, şu veya bu nedenle Türkiye’yi terk edip, yurtdışına yerleşmek için fırsat ararken, siz gidip Ayvalık’da üstelik de iddialı bir ‘uluslararası’ müzik akademisi kuruyorsunuz ve başarılı da oluyor.
Bu bir ütopyamıydı? Ayvalık niçin seçildi?

Filiz Ali:
Benim Ayvalık’da başlattığım ve masterclass’ın Türkçe karşılığı olan ‘uzmanlık dersleri’ özellikle Avrupa’da ve Amerika’da zaten çok sayıda mevcut. Ben de örnek olarak yurtdışındaki masterclass programlarını aldım. Zaten senelerce yurtdışındaki bu çalışmalara gıpta etmiştim.

TekSatır:
Bir müzikolog olarak mı?

Filiz Ali:
Sadece o da değil… Ben müzikologum ama aynı zamanda da eğitimciyim.15 yaşımdan beri ders veriyorum. Önce piyano dersleriyle başladım, şan ve enstrüman öğrencilerine yıllarca eşlik ettim; şehir operasında korrepetitörlük yaptım; Ankara ve İstanbul Devlet Konservatuvarları’nda hocalık yaptıktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müzikoloji Bölümünün 10 yıl başkanlığını yaptım ve bölümü geliştirdim.

Dolayısıyla, benim bütün hayatım çok önem verdiğim eğitim içersinde geçti.

Türkiye’nin dışında yaşamayı kendi eğitimim sırasında, gençlik yıllarımda düşünmüş olabilirim. Amerika’da da kalabilirdim ama ülkeye dönmeyi tercih ettim.

‘Niçin Ayvalık?’ın cevabı uzunca…  Öncelikle tabii ki babamla ilgili (Değerli yazar ve şair Sabahattin Ali. İlgilenenler için Bakınız ‘Hıfzı Topuz Röportajı’- TEKSATIR- 7.10.2008).

Her ne kadar baba tarafım Edremit’li olsa da nüfus kütüğümüz Ayvalık’dır. Nedeni de çok gariptir.
Babamın- babası subaylıktan emekli; Arnavutluk isyanı, Balkan savaşı, Çanakkale savaşı, Kurtuluş savaşı, hepsini yaşamış bir asker ve onun bitkin ailesi. Bütün bu savaşlar sırasında ailesini İstanbul’dan Edremit’e göndermiş. Nüfus mübadelesininde biraz öncesi, Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda başka bir iş yapmak amacıyla Ayvalık’a gidiyor. İlk Meclis’de Balıkesir milletvekili olan, fotoğrafçı Ozan Sağdıç’ın da büyükbabası Feritköylü Mehmet Bey diye birisi varmış; aynı zamanda Ayvalık’da büyük zeytinliklerin sahibi. Büyükbabama ‘Benim işlerimi sen takip et’ demiş ve böylece bizim aile Ayvalık’a yerleşmiş. Babam Balıkesir’deki öğretmen okuluna gönderiliyor; 2 yıl sonra da büyükbaba ölüyor. Koca ölüyor ve bu arada daha önce depresyonda olan büyükannem iyileşip, Edremit’e gidiyor. Amcam yapayalnız Ayvalık’da… Bizim bu Ayvalık maceramız biraz aile trajedisi gibidir…

Amcam, Ayvalık’da oturdukları evin penceresinden denize atlayabildiğini anlatırdı; öyle bir yalıymış. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan babamın mektuplarında da bir sürü anı bulmak mümkün. Bir süre sonra aile de dağılıyor zaten.
Esas benim Ayvalık’a dönüşüm 60′lı yıllardadır.

TekSatır:
Nasıl oldu bu?

Filiz Ali:
İlk o zamanlar güneye gitme modası başlamıştı ya… Giderken Ayvalık’da, Teoman ve Beral Madra’larda mola verilirdi. Teoman malum oralı; zeytin işindeler ve orada yerleşikler. Bir sürü de ahbapları var; onları da tanıdım ve git gide bir Ayvalıklı çevresi edindim ve bu hep devam etti.
Sonra güneye gitmemeye başladım ve Ayvalık’da karar kılarak, 1995′de orada bir ev aldım.

TekSatır:
Müzik Akademisinin de Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı’na bağışlanan bir ev olduğunu biliyoruz.
Ben de artık biraz oralı olduğuma göre şunu merak ettim: bu ev sanatsever bir Ayvalık’lı tarafından mı bağışlanmıştı? Ayvalık’da öylece bomboş duran, kullanılmayan ve aslında restore edilse, birçok başka güzel amaca hizmet edebilecek bir sürü yer var da…

Filiz Ali:
Akademi binası sanatı desteklemek isteyen birisi tarafından bağışlandı ancak Ayvalık’lı değil…

Doğru bir sürü bomboş bina vardır Ayvalık’da. Ne satarlar, ne yararlanırlar. Bu bir mübadil psikolojisi olmalı diye düşünüyorum.

TekSatır:
Üzerinden bu kadar sene geçmiş olmasına rağmen, bir gün belki karşı adalara tekrar gideriz falan diye mi düşünüyorlardır; biraz oralı, biraz buralı? Onun için mi bakımsız?

Filiz Ali:
Kim bilir, herhalde… ‘Bir gün elimizden bu da alınabilir’ gibi psikolojik bir şey. Psikoloji genetik olarak devam edebiliyor diye düşünüyorum. Yanlış olabilir ama benim teşhisim bu. Sanki hala tam benimsenmemiş gibi. Tabii bir de şu var: Ayvalık mimarisiyle, kültürel altyapısıyla, tarihçesiyle tamamen Rumlardan kalma bir kenttir. Merkez neyse ki SİT alanı, yoksa bugüne dek yıkılmış ve yerine apartımanlar yapılmıştı. Ama SİT alanı olduğu için de daha bakımsız. Şayet maddi durum müsait değilse, evler tamir edilemiyor ve viraneye dönüşüyor.

Ama şunu da eklemeliyim. Ben çok ilçe gezdim. Yine de Ayvalık ve Ayvalıklılar, Ege ve Akdeniz sahilindeki bütün ilçelerden hem kültür, hem görgü ve hem de yaşam tarzı açısından çok daha ileri, çok daha moderndirler. İkinci bir ilçe yok. O yüzden ben Ayvalık’da oturmayı seçtim. Bütün bu eleştirileri de bir Ayvalıklı olarak yapıyorum.

TekSatır:
Benim de Cunda Adası’nda şahit olduğum bir olay vardır ki bana ‘Aaa, burada, böyle bir sivil bilinç nasıl oluşmuş’ dedirtmiştir.
Geçen yıl Cunda adasındaki Taş Kahvede, bir Pazar sabahı, adanın tüm yerlisi toplanmış, yerel sorunları tartışıyorlardı. Kadın-erkek, her yaştan insan, gayet demokratik ve uygarca, sırayla konuşuyor, söz alıyorlardı. Şaşırdım ve çok da hoşuma gitti. Kentleşmiş bir ada halkı vardı karşımda.
Sizin söylediklerinizi teyid ediyor.

Peki, AIMA’nın Türkiye’de klasik müziğin gelişimine nasıl bir katkısı oldu?

Filiz Ali:
Klasik müzik Türkiye’deki kültür hayatının içersinde zaten küçük bir sosyal katmanı ilgilendirir.
Kültür hayatının içersinde diyorum çünkü bizim edebiyatçımız, ressamımız, heykeltıraşımız, mimarımız dahi klasik müzikle çok fazla ilgilenmez. Shakespeare’ı bilir ama John Dowland’ı bilmeyebilir. Hâlbuki John Dowland, Elizabeth döneminde Shakespeare’ın sonelerini bestelemiş, onları lavta eşliğinde çalmış ve söylemiştir. Bir edebiyatçının Dowland’ı da bilmesi gerekir diye düşünebiliriz. Avrupalı bilir çünkü.
Bazen basındaki köşe yazılarında da görüyorum; Türk bestecilerine veryansın ediyorlar. Neymiş, ‘Türkülerimizi alıp, çok sesli yapıp, gülünç besteler oluşturuluyormuş’ gibi eleştiriler… O yüzden klasik müzik Türkiye’de marjinalliğin ötesine geçemiyor. Adeta bir lüks addediliyor.

Son yıllarda enteresan, faydalı bir gelişme var, klasik müzik bir ‘prestij malzemesi’ olmaya başladı. Özel orkestralar kuruldu; büyük kuruluşlar, ciddi paralar harcayarak,  en önemli günlerinde mutlaka bir klasik müzik konseri düzenler oldular. Dolayısıyla klasik müziğin rafine ve elit bir tarz olduğu kabul edilmeye ve beğenilmeye başlandı.

İşin ilginç yanı, ülkemizde klasik müzik eğitimi bildiğiniz gibi 1930′ların başında Atatürk’ün emriyle kurulmuş olan Ankara Devlet Konservatuvarı’nda başlamıştır. Almanya’dan, Hitler rejiminden kaçan çok önemli anti-Nazi ve Yahudi sanatçıların Türkiye’ye davet edilmesi ile başladı. O değerli kişiler, ünlü profesörler sadece üniversitelere gelmediler. Tıp, Hukuk gibi fakülteleri kuranlar arasında tabii ki Alman ve Yahudi bilim adamları var ama konservatuvar da öyledir. Çok önemli, dünya çapında bir Alman bestecisi olan Paul Hindemith, 1934′lerden itibaren Türkiye’ye gidip, geliyor ve Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kuruluş ve işleyiş tarzını hazırlıyor ve önerisi kabul ediliyor. Ayrıca da Almanya’dan kaçmak isteyen, Hindemith’in tanıdığı çok önemli müzisyenler de kontratla davet ediliyorlar ve bu şekilde çok ciddi bir müzik eğitiminin temeli atılmış oluyor.

Bu tamamen Atatürk’ün dehası ve ileri görüşlüğü sayesinde oluyor. Ben de şu anda varlığımı Atatürk’e borçluyum.
Ve bence bütün klasik müzikçiler de O’na borçludurlar. Bunu hiç unutmamak lazımdır.

TekSatır:
Ben de Türkiye’de doğmuş bir kadın olarak her zaman aynı düşünce de olmuşumdur..Bugün bu Müslüman ülkede istediği gibi giyinebilmeyi tüm kadınlar Atatürk’e borçlu olduklarını unutur gibi oldular da…
Röportajlarımdan birine ‘Örtünmeyen Ölür’ başlığını atmıştım. Diğer bazı İslam ülkeleri röportajı sitelerine aldılar…

Filiz Ali:
Bunu inkar edenlere ben o kadar şaşıyorum ki… Nasıl bu kadar bilinçsiz olunabilir diye…
Özellikle de kadınlara çok şaşıyorum.
Ama işte müzisyenler de öyle. Klasik müzik eğitiminin, hatta adına ciddi müzik eğitimi diyelim, Türkiye’de başlamış ve devam edebilmiş ve gitgide gelişmiş olmasına neden olan Atatürk ve O’nun devrimleridir. Bu eğitim sistemi içersinde, 1930′lardan bugüne dek devlet desteğiyle klasik müzik gelişti. Devletin içersinde buna ‘köstek’ olmak isteyenler de oldu; hala da olmaktalar. Ama sistem o kadar iyi kurulmuştur ki, bu hem devam eder ve hem de daha iyi ürünler alınarak yürür.

TekSatır:
Ne anlamda ‘daha iyi ürün’? Yeni besteciler mi; yeni besteler mi; orkestralar mı?

Filiz Ali:
Tümü için söyleyebilirim.
Gerçekten gitgide, alınan ürünlerin geliştiğini ve kalitelerinin de yükseldiğini görüyoruz. Bir kere artık Türkiye’nin birçok bölgesinde konservatuvarların kurulmuş olması çok çok önemlidir. Çukurova’da var; Mersin’ de var; Antalya’da, Eskişehir’de, Malatya’da, Zonguldak’da var ve sanırım Karadeniz Üniversitesi’nde de başladı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de tabii ki var ve konservatuvarların yanında çeşitli orkestralar da var. Buralara ciddi bir talep var; sürekli öğrenci yetişiyor.

Ayrıca unutulmaması gereken bir husus daha var: Bizim, 1930′larda başlayan çok sesli müzik tarihimiz henüz 100 yılı bulmadı.

Bir de batıyı düşünün; neredeyse 2000 yıllık bir süreç bu. Hıristiyanlığın ilk yıllarında bile çok seslilik yok; 9. yüzyıldan itibaren başlıyor ki o da zaten kilisede önce yasaklanıyor. Hıristiyanlar da çok sesli olmak istememişler. En az 1000 yıllık bir geçmiş karşımızda. Buna rağmen, Türk 5′leri adını alan, yurtdışına gönderilen ilk bestecilerimiz Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun, Necil Kazım Akses, Hasan Ferit Alnar, Cemal Reşit Rey’in 20.yüzyıl müziği içerisinde bir yeri vardır. Kalite açısından hiç geri değillerdir; en önemli fark, batılı bestecilerin arkasındaki gelenekten yoksun olmalarıdır.

Türklerdeki müthiş algılama kabiliyetini 20. yüzyıl bestecilerimizde görürüz.

2. kuşak Türk bestecileri arasında İlhan Usmanbaş ve Bülent Arel’i sayabilirim. İkisi de dünya çapında bir çizgi gösterirler. Amerika’da yaşayan Bülent Arel elektronik müzik alanında öncüdür. Yeni kuşaklarda da birbiri arkasına yetişen çok iyi bestecilerimiz var.

Neden Türk eserleri ve Türk bestecileri tanınmaz sorusuna ise şöyle cevap vereyim: Çünkü hiç bir şekilde organize olunamamıştır. Hala ne bir besteciler sendikamız, ne beste yayınevlerimiz var; ne de bestecileri bir araya getiren bir örgüt, ne bestecilerin tüm cd’lerinin toplanmış olduğu kataloglar, ne bir arşiv çalışması. Darmadağınık. Türk bestecilerinin eserlerini çalmak istese bir orkestra, notalarını bulmak için varislere gidecek… Bir tek Adnan Saygun’un basılı notaları var; O’nun yayıncısı da zaten Avrupa ve Amerika’da.
Bir ‘icracılar birliği’miz yok! Tüm gayretler münferit.
Örgütlenme özürlüyüz.

TekSatır:
Gençlerimiz,  yozlaşmış ‘müzik kültürümüz’ içerisinde müziğin hayatlarına ne boyutta anlam katabileceğini nasıl görecekler?

Filiz Ali:
Motivasyon genelde aileden kaynaklanıyor; mutlaka ailede müziğe meraklı birisi oluyor. Ama bazen de çocuk doğuştan yeteneklidir; ailenin müzikle hiç alakası yoktur fakat çocuk direnir, şan öğreneceğim, piyano çalacağım diye tutturur.
Konservatuvarın ilk kurulduğu yıllarda Anadolu’da sınavlar açılır, köylerden bir sürü müracaat olur ve öğrenciler alınırdı.
Diyelim ki köyden gelen bir çocuk belki solist oldu veya orkestra üyesi oldu. Onun çocuğu da müzisyen oldu; sonraki kuşak, anne-babayı da geçecektir. Çevremizde böyle örnekler var kuşkusuz ama Türkiye’nin 70 küsur milyonu içersinde tabii hala çok yetersiz.

TekSatır:
AIMA’nın amaçlarından birinin bu oranı yükseltmek olduğunu düşünebiliriz herhalde…

Filiz Ali:
Elbette. AIMA’da yabancı öğrenciler de var ama esasen biz Türk öğrenciye hitap ediyoruz çünkü biz Türk öğrencinin ayağına dünya çapında hocalar getiriyoruz. Bir Türk öğrencinin Avrupa’ya gidip, o hocayı bulabilmesi hem maddi ve hem de organizasyon bakımından çok güç.
Ayrıca ülkemizin dünya çapındaki sanatçıları, hocaları da AIMA’da ders vermeyi kabul ettiler.
Değerli piyanistimiz, büyük sanatçımız İdil Biret, hayatında ilk defa Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi için ‘masterclass’ verdi. Bu yıl 2.sini de yaptı ve devam edeceğini ümit ediyorum.

TekSatır:
Sayın Ali, sizi dinledikçe heyecanlanıyorum. Ne harika bir inisiyatif…

Filiz Ali:
Biz zaten bu Akademiyi Ayla Erduran ile beraber kurduk ve ilk yıl birlikte çalıştık. 2. ve 3. yıllarda yine bir başka büyük sanatçımız Suna Kan geldi. Hocalarımızın hepsi yabancıdır.
Geçen yıl ilk defa, tüm dünyada çok tanınmış bir viyolonsel hocasını getirebildik. Tanınmışları getirebilmek çok zor, çok külfetli… Hem ücretleri çok yüksek ve hem de vakitleri çok az. Gelmek istemedikleri için değil. Ama örneğin Maria Kligel ne olduğunu bilmeden, cesaret etti geldi; Türkiye’de, Ayvalık diye bir yere…
Ama şunu da ilave edeyim. Gelen yabancı hocalar ve yabancı öğrenciler ve tabii internet AIMA’nın ve Ayvalık’ın Avrupa’da iyi tanınmasını sağladı.

Bir kaç gün önce yine çok tanınmış bir büyük virtüoza, belki ilgilenir diye, bir e-mail gönderdim ve 2 gün sonra ‘Sizin masterclass programınız hakkında çok iyi şeyler duydum ve ilgileniyorum’ diye cevap geldi.

TekSatır:
Demek ki siz AIMA vasıtasıyla Türkiye’yi sadece müzik alanında değil, ülkenin imajına yönelik de tanıtıyorsunuz…

Bunu hep tekrarlıyoruz: ülkeler, yaptıkları gökdelenlerin, stadyumların sayısıyla, büyüklüğü ile değil, yetiştirdikleri, dünyaya mal olmuş kültür adamıyla, sanatçıyla, sporcuyla anılıyor ve tanınıyor.

Filiz Ali:
Bence yöneticiler bunun farkında değiller ama 10 senedir Ayvalık adı, sadece bizim yüzümüzden, internette dolaşıyor. ‘A’ diye girince karşınıza çıkıyor; bir küçük ilçe için bundan daha büyük bir tanıtım olabilir mi?
AIMA artık Avrupa’daki müzik kurumlarının pek çoğunda tanınıyor. Bizi örnek alarak Datça’da, İznik’de, Gümüşlük’de masterclass yapanlar oldu. Ama bizim tarzımız farklı.

TekSatır:
Virtüozları getiriyorsunuz doğal olarak. Sponsor desteğini nasıl buluyorsunuz?

Filiz Ali:
Binanın tüm bakım ve onarımını Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı üstleniyor. Bu müthiş bir destek… Her bir masterclass için öğrencilerden bir ücret alıyoruz. Yetmediği zaman Eczacıbaşı’nın ve başka sponsorların desteğine ihtiyacımız oluyor. Bu konuda hep zorlandım.
Üstelik de bu, amatörce başlamış bir faaliyet idi. Yeni, yeni kurumsallaşmaya çalışıyoruz.

Şimdilerde AIMA’yı Geliştirme ve Destekleme Derneğini kurmaya çalışıyoruz. Dernek üyelerinin büyük bir bölümünün Ayvalıklı olmasını diliyoruz. O zaman Ayvalıklılar da Akademilerine daha çok sahip çıkacaklardır diye düşünüyoruz.
Aslında enteresandır; biz 10 yıldır Cunda adasındaki Kültür Merkezinde konserler veririz.
300-350 kişilik salon her zaman tıklım, tıklım dolar.

TekSatır:
Sohbetimizi, AIMA gibi bir başka iyi örnekle, Eskişehir’den konuşarak tamamlamak istiyorum.
Siz, Eskişehir Uluslararası Festivali’nin de müzik danışmanısınız. Geçenlerde, Türkiye’de yaşanabilecek en çağdaş kentin Eskişehir olduğu okudum; ilginç geldi ve bir kaç kuşak İstanbullu olarak kıskandım.
AIMA Projesini ve başarısının altında yatan faktörleri konuştuk.

Eskişehir mucizesi hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?

Filiz Ali:
Eskişehir Festivali’nin yaratıcısı ve kurucusu çok ileri görüşlü olan Yavuz ve Mümtaz Zeytinoğlu ve aileleridir.
Eskişehir’in müthiş bir sanayi geçmişi vardır; ilk şeker fabrikası orada kurulmuştur. Eskişehirliler aydınlık insanlardır. Ta 70′lerin başında, bir Alman soprano ile beraber şeker fabrikasında piyano ve şan konseri vermeye davet edilmiştim. Çok iyi bir salon ve iyi de bir piyano vardı. Şeker fabrikasının bir filarmoni derneği olduğunu da duymuştum. 50′lerden beri oralarda konserler verilirmiş.
Bu Festival bir taşra kentine ve de oranın sanat hayatına renk kattı, hareket getirdi.

Ayrıca Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen gibi bir ‘dahi’ var.
Anadolu Üniversitesi’ni yaratan kişi de O’dur. Kampüs’ü herkes gidip bir görmelidir; sanki bir vahaya girersiniz; bir doğa harikasıdır. Örnek bir ‘şehircilik’ anlayışını da Eskişehir de görebilirsiniz.
Büyükerşen önce kaliteli bir Üniversite kurdu. Sonra dünyanın her yerinden ender ağaçlar getirip, dikip, tutmasını sağladı. Konservatuvar da O’nun öncülüğü ile kuruldu. Eskişehir’i bir Avrupa şehri haline dönüştürdü.
Eskişehir, ‘Yeni Kent’ oldu. O’nun hızına ve yaratıcılığına ulaşamayan bir takım insanlar eleştirip, duruyorlar ama Türkiye’de Yılmaz Büyükerşen gibi 3 kişi olsa çok farklı işler yapılacağı kanısındayım.

TEKSATIR olarak bu dileğinize katılmamak mümkün değil.
Teşekkürler Sayın Filiz Ali…

Filiz Ali kimdir?

Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi kurucusu ve yöneticisi olan Filiz Ali, İstanbul’da doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Piyano Bölümünü bitirdikten sonra Fulbright bursu ile ABD’ye gitti. New England Conservatory (Boston) ve Mannes College of Music (New York)’de eğitimini tamamladı. 1985–86 yıllarında Londra Üniversitesi King’s College Müzikoloji Bölümü’nden Yüksek Lisans derecesi aldı. Ankara Devlet Konservatuarı’nda piyano ve eşlik öğretmeni (1962–65), İstanbul Şehir Operası, İstanbul Devlet Operası’nda korrepetitör (1965–72) ve 1972–85 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda piyano ve eşlik öğretmeni olarak çalışan Prof. Filiz Ali, 1987 yılında Müzikoloji Bölümü’ne geçti. 1990 yılından 2005 yılına kadar kurumda Müzikoloji Bölümü Başkanı olarak görev yaptı. 1989–92 yılları arasında Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nun Genel Sanat Yönetmenliğini yapan Prof. Ali ayni zamanda Uluslararası Eskişehir Festivali’nin de Müzik danışmanı. 1962–1985 yılları arasında TRT Ankara ve İstanbul radyolarında müzik programı yapımcılığı da yapan Filiz Ali, Cumhuriyet, Hürriyet, Yeni Yüzyıl ve Radikal gibi gündelik gazetelerde ve çeşitli dergilerde müzik yazarı olarak çalıştı, halen Radikal gazetesinde yazmaya devam ediyor. Filiz Ali’nin basılmış altı kitabı var. Balkan Müzik Forum’unun kurucularından olan Filiz Ali, 2003 Ekim ayında Uruguay’ın başkenti Montevideo’da toplanan UNESCO, Uluslararası Müzik Konseyi’ne Türkiye temsilcisi olarak katıldı. Filiz Ali 2002 yılından 2004 yılına kadar Açık Radyo’da Kıvılcım Yıldız ile birlikte “Katalog” adlı müzik programını hazırlayıp sundu.

Taglar: , , , ,